"Bazı hayatlar, yaşadıkları yıllarla değil; taşıdıkları davanın ağırlığı ve uğruna verdikleri son nefesle ölçülür."
KIRIKKALE’DEN ANADOLU’NUN EMANETİ
İbrahim Yıldırım, Kırıkkale topraklarının erdemiyle yoğrulmuş bir vatan evladıydı. O, sadece bir teknisyen değil, ruhunda Türk Milliyetçiliği davasını taşıyan, inancını duruşuyla yaşatan bir ülkü deviydi. Eğitimi onu bir aydın kılmıştı; İstanbul Üniversitesinden mezun olmasına rağmen, bileğinin hakkıyla ve alnının teriyle Sümerbank İplik fabrikasında elektrik teknisyeni olarak çalışıyordu.
Onun İstanbul’a gelişi, sadece büyük idealler için değildi; aynı zamanda yüreğinde taşıdığı en kutsal emanetler içindi. Evliydi ve geride bekleyen iki masum çocuğu vardı. Çoluk çocuğunun rızkını helal yoldan kazanmak için Bağcılar’da bir yuva kurmuştu. O, hem ailesinin geçim kaynağı hem de milletinin davasının fedaisiydi; rızk peşinde koşarken dahi duruşundan zerre taviz vermeyen bir kahramandı.
SESSİZ TAKİP VE GÖĞÜSLENEN TEHLİKE
Yetmişli yılların sonu, memleketin üzerine çöken karanlığın en keskin olduğu zamandı. İbrahim Yıldırım, bu mücadelenin tam ortasında, cephede duran bir neferdi. Onun kararlılığı, düşmanın gözünden kaçmadı. Kuru bir biyografide not düşülen o acı gerçek: Daha önce takip edilmişti. Evinin yeri öğrenilmişti. Bu bilgi, Şehit İbrahim’in her sabah kapıdan çıkarken sadece işe değil, bilmediği, ama sezdiği bir tehlikeye doğru yürüdüğünü gösteriyordu.
O, korkuyu yenmişti. Rızk davası ve vatan sevgisi, onu tehditlere rağmen her gün, her sabah, kararlılıkla görevinin başına çağırdı.
O VURUCU SABAH VE SON VEDA
27 Şubat 1980 sabahı, İstanbul’da, Bağcılar’daki o evden bir yiğit çıktı. İbrahim Yıldırım, her zamanki gibi işine doğru adımlıyordu. Sadece 45-50 metre uzaklaşmıştı ki, pusu, en alçak haliyle kurulmuştu.
Önceden hazırlanan devrimci-komünist militanlar, bir işçinin, bir babanın, bir ülkücünün hayatına kastetmek üzere tetiklerini çektiler. Kurşunlar, sadece bir bedene değil, bir idealin kalbine saplanmak üzere yol aldı. Beş kurşun... Birisi gırtlağına isabet etti; susturulamayan sesini kesmek istercesine. Üçü karnına saplandı; ailesinin rızkını temin eden çalışma azmini yok etmek istercesine.
Ve en ağırı: Bir kurşun, doğrudan kalbine isabet etmişti. O, bu topraklara duyduğu sevgiyle çarpan kalbini, davasına siper etmişti.
ÜÇ GÜNLÜK DİRENİŞ VE IŞIĞA YÜRÜYÜŞ
Silahlı saldırının şokuyla sarsılan çevredekiler, kanlar içindeki bu kahramanı hemen hastaneye yetiştirdi. Ancak aldığı yaralar, bir insanın dayanabileceğinin ötesindeydi.
İbrahim Yıldırım, hastane yatağında, son mücadelesini verdi. Tam üç gün boyunca komada kaldı. Üç gün; ailesine, davasına, millete olan bağlılığının son direnişiydi bu. O, karanlığa yenilmedi, sadece dinlendi.
Üçüncü günün sonunda, 27 Şubat 1980 tarihinde, ruhunu sarsılmaz inancıyla beraber teslim etti. Elektrik teknisyeni İbrahim Yıldırım, sadece bir işçi olarak kalmadı; evli ve iki çocuk babası olarak en büyük fedakârlığı yaptı ve ismini Türk tarihine Ülkücü Şehit olarak yazdırdı.
"O, ailesinin ekmeği için çıktığı yolda, milletinin namusunu korumuş; kalbine isabet eden kurşunla, bir davanın sonsuzluğa uzanan yolunu aydınlatmıştır."