"Vatanın bekçisi, son nefesine kadar mevzisinden ayrılmayandır. Mehmet Pat, o mevziyi canıyla kuşatmıştır."
KİMLİĞİ VE İDEALLERİN KALESİ
O, sadece bir memur değildi; o, milleti için örülmüş bir koruyucu kalkandı. Adı Mehmet Pat’tı. Bir Türk Milliyetçisi, bir Ülkücü Şehit olarak tarihin destan sayfasına adını yazdırdı. Kilis’in kadim topraklarında doğmuştu, ancak kaderi onu 27 Şubat 1980’de İstanbul’un buz gibi karanlığına mühürledi.
Görev hayatında sarsılmaz duruşuyla tanınan bir Başkomiserdi. İstanbul Dikilitaş Karakolu’nun ağır yükünü omuzluyordu. Mesleğinde, bağlılık ve vatanperverlik onun yegâne rehberiydi. POL-BİR’in onurlu bir üyesi olarak, hem üniformanın disiplinini hem de inandığı davanın kutsiyetini aynı anda taşıyan, zor zamanların çelikten iradesiydi.
KIRK DOKUZ YILLIK VEDA VE YEMİNİN MİRASI
Mehmet Pat, 49 yıllık ömrünü sadece görevine değil, bir aileye de vakfetmişti. Evliydi ve geride dördü yüreğine emanet dört evlat bırakıyordu. Ama bu mirasın en çarpıcı yanı, onun adanmışlığının meyvesiydi: İki erkek evladı, babalarının izinden yürüyerek Ülkü Ocakları’nın ateşini yüreklerinde taşıyordu. O, kendi kanıyla yazdığı destanı, çocuklarının kararlı duruşuyla ebedileştirmişti.
O, ne yaptığını bilen bir babaydı; ne uğruna mücadele ettiğini bilen bir Başkomiserdi.
O KARANLIK GÜN: PUSUYA YÜRÜYÜŞ
Takvimler, ülkenin en çetin, en tehlikeli dönemlerinden biri olan 27 Şubat 1980’i gösteriyordu. Başkomiser Mehmet Pat, her sabah olduğu gibi, Okmeydanı Talatpaşa’daki evinden ayrıldı. Hedefi, görev yeriydi. Hayatı, göreviydi.
Otobüs durağına geldi. İstanbul’un o erken saatinde, etrafında sadece birkaç silüet vardı. Bir görev adamının tedbirliliğiyle çevresini süzse de, o an kaderin tezgâhı çoktan kurulmuştu. On dakika kadar bekledi, soğuk havada görevinin başına geçmeyi bekledi. Fark etmediği şey, durakta kendisini bekleyen iki gölgenin ve az ileride, pusuyu tamamlayan üçüncü bir hainin varlığıydı.
BAŞKOMİSERİN SON DİRENİŞİ
Ve o an geldi. Hainliğin en çirkin yüzü, bekleme anının sessizliğini parçaladı. Durakta bekleyen iki kişi, tereddüt etmeden silahlarını çekip Başkomisere ateş açtılar.
Mehmet Pat sarsıldı. Ama bir Başkomiserdi; bir polis, bir vatanperverdi. Canı yansa da, yüreği görev aşkıyla yanan bir adamdı. Ani bir refleksle silahını çekip, bu alçakça saldırıya karşılık vermek, görevini son nefesinde dahi yerine getirmek istedi.
O, tek başına, üçlü bir pusuya karşı direnişe geçmişti.
Ancak denklemin en vahşi parçası o anda devreye girdi. Az ileride duran üçüncü katil, silahını doğrulttu ve bu cesur adamın alnına hedef aldı. Hain kurşun, görev aşkıyla çarpan o yüce kalbin üzerindeki bedeni yere serdi.
ŞEHADETİN EBEDİYETİ
Başından vurulan Başkomiser Mehmet Pat, ağır yaralı olarak hızla hastaneye kaldırıldı. Ama karanlık, fedakârlığın ışığını söndürmekte kararlıydı. Yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. O soğuk İstanbul sabahında, göreve gitmek üzereyken, vatanına duyduğu aşkın bedelini canıyla ödedi ve Ülkücü Şehitler kervanına katıldı.
O, sıradan bir ölümle değil, inandığı değerler uğruna verilen onurlu bir meydan okumayla veda etti.
"Beden düştü, ama uğruna can verdiği bayrağın altındaki duruşu, millete devredilmiş sarsılmaz bir yemin olarak kaldı."