"Bazı hayatlar, sadece tarihe not düşmek için değil, gelecek nesillere cesareti fısıldamak için yaşanır."
KİMLİK: BİR MİLLETİN YEMİNİ
O, adını, vatan toprağına düşen her bir ışık zerresi kadar aziz bir davaya adamıştı. İlbey Güneş… Türk Milliyetçisi, yüreği ülkü ateşiyle yanan bir kahramandı. Doğduğu topraklar, yiğitliğin beşiği olan Bursa’ydı. Ancak onun kaderi, 1980 yılının karanlık ve çalkantılı günlerinde, ülkesi için en zorlu mevzide durmaktı. O, yalnızca bir birey değil, bir milletin sarsılmaz duruşunun ve yeminli adanmışlığının ete kemiğe bürünmüş haliydi.
ADANMIŞLIK: MUKADDES GÖREV YERİ
İlbey Güneş’in omuzlarında, sadece genç bir erin rütbesi değil, vatanın en kritik anlarında tesis etmesi gereken düzenin ağır sorumluluğu vardı. Mesleği askerlikti; görev yeri ise Adana’daki Sıkıyönetim Savcılığıydı. Bu, sadece fiziki bir nöbet değil, aynı zamanda milleti bölmeye çalışan her türlü ihanete karşı hukuku ve düzeni savunan kutsal bir duruştu. Zorlu şartlar altında, 26 Şubat 1980’e dek, adaletin kılıcı olarak görevine sarsılmaz bir inançla devam etti.
YÜREĞİR’DEKİ SON YÜRÜYÜŞ
O meşum gün, Adana’nın Yüreğir ilçesinde, Anadolu Mahallesi’nde vuku buldu. Vazife, kaçak durumda olan bir komünist militanı yakalamaktı. İlbey Güneş, asker arkadaşı Gülbey Karataş ile birlikte bu tehlikeli görevi başarıyla tamamladı. Hukukun üstünlüğünü bir kez daha tescilleyen bu kahramanlık anı, ne yazık ki son eyleminin başlangıcıydı. Yakalanan militanı askeri araca bindirmişler, görevlerini tamamlamış olmanın verdiği huzurla hareket etmeye hazırlanıyorlardı.
ATEŞ ÇEMBERİ VE EŞSİZ DİRENİŞ
Zaferin gölgesinde, karanlık bir pusu kurulmuştu. Saatler 16.25 sıralarını gösterdiğinde, dört gözü dönmüş komünist militan, vicdanlarını kirlettikleri otomatik silahlarla saldırıya geçti. Sayıca üstün, alçakça ve sinsice yapılan bu saldırı, adeta bir ateş çemberi oluşturmuştu. İlbey Güneş ve yoldaşı Gülbey Karataş, sarsılmaz bir cesaretle, o dar alanda, vatanın namusunu korumak adına devleştiler. Bu, sadece bir çatışma değil; hürriyet ile zulmün, düzen ile anarşinin son meydan okumasıydı.
ŞEHADETİN MÜHRÜ
Otomatik silahların o karanlık sesi, genç askerlerin fedakârlık yeminine şahitlik etti. İlbey Güneş ve Gülbey Karataş, görev yerlerinden ayrılırken değil, görevlerini yerine getirmiş olmanın onuruyla, düşmanın kahpe kurşunlarına hedef oldular. Onlar, o araçta şehadete yürüdüler. O kanlı gün, Türk milletinin hafızasına silinmez bir not olarak düştü. Ancak İlbey Güneş’in destanı, bu acı sonla bitmedi. Naaşı, doğduğu topraklara, Bursa’ya, milletinin minneti eşliğinde, hak ettiği en yüce merasimle, askeri bir törenin azizliğiyle defnedildi. O, hayatını feda ederek, bir ülkücünün vatanına olan borcunu en yüce makamda ödedi.
"Bir ülkücü, bedenini siper ettiğinde, geride sadece bir şehit değil; yıkılmaz bir milli irade bırakır."