“Bazı yiğitler, hayatı bir emanet bilip, son nefeslerini vatanın sarsılmaz kalkanı yaparlar.”
VATANA ADANAN YÜREK
O, Anadolu’nun yiğitler ocağı Sinop’ta doğdu; ancak ailesinin tüm umudunu İstanbul’a taşıdı. Şakir Yiğit, tek bir ailenin değil, milletinin geleceğine adanmış, paha biçilemez bir varlıktı. Ailesinin tek evladı, biricik umudu. Liseden mezun olduğunda, sadece bir diplomayı değil, ruhunda taşıdığı büyük Ülkü’nün sancağını da almıştı. Kendisine çizilen kader, yalnızca iyi bir meslek sahibi olmak değildi; vatanın iktisadi geleceğine ışık tutacak bir nefer olmaktı. Bu kararlılıkla, Malatya İnönü Üniversitesi İktisat Bölümü’nün yolunu tuttu; o artık ikinci sınıf öğrencisi ve davasının fedaisiydi.
SİNOP’TAN MALATYA’YA BİR YEMİN
Şakir, İstanbul’un güvenli limanını bırakarak, idealizmi uğruna Anadolu’nun kalbine, Malatya’ya gelmişti. Onun için bu yolculuk, sadece bir eğitim macerası değil, bir yemin tazeleme, bir adanmışlık manifestosuydu. Her gününü ilimle yoğururken, ülkücü kimliğini bir onur nişanesi gibi taşıyordu. O, karanlık çağlara karşı duracak, aydınlık yarınları inşa edecek kuşağın temsilcisiydi.
RAMAZAN’IN GÖLGESİ VE SON ARAYIŞ
Takvimler 24 Şubat 1994’ü gösteriyordu. Mübarek Ramazan ayı, şehirlerin üzerinde huzurun değil, hainliğin gölgesini gezdiriyordu. Şakir, o gün de arkadaşlarıyla birlikteydi; belki de son kez omuz omuza yürüyorlardı. Bir anlık ayrılık gerekiyordu; bir evlat, babasının sesini duymak istemişti. Arkadaşlarından ayrıldı, o anın sükûnetine güvenerek bir telefon kulübesine girdi. Ne bir savaş meydanıydı orası, ne de bir çatışma cephesi. O, sadece ailesiyle konuşmak isteyen bir öğrenciydi.
15 CANAVARA KARŞI TEK BAŞINA
Ancak o telefon kulübesi, o gün, bir yiğidin mezarı olacaktı. Pusu kurulmuştu. 15 ila 20 kişilik, karanlığa adanmış bir terör grubu, ülküdaşımızı hedef almıştı. Sayıca onca fazla olmalarına rağmen, kahraman Şakir’le yüzleşmeye cesaret edemeyip, alçakça bir saldırıyla onu kulübenin daracık, savunmasız alanına hapsettiler.
Bıçakların gölgesinde, tek başına kaldı.
Bu, bir çatışma değildi; bu, onuruna ve davasına yapılan bir saldırıydı. Şakir Yiğit, etrafını saran bu hain çemberin içinde, davasının büyüklüğünü kanıyla yazdı. Fırsat bilen caniler, kulübenin içinde bıçak darbeleriyle genç bedeni hedef alırken, Şakir, son nefesine kadar fedakârlığın anlamını haykırdı.
SÖNMEYEN IŞIK VE ŞEHADET
Saldırı haberini alan ülküdaşları, derhal alev topu gibi olay yerine koştular. Ancak katiller, topluluğun öfkesinden korkarak kaçmışlardı. Bıraktıkları tek şey, kulübenin içinde kendi kanına bulanmış, henüz yirmi dört yaşındaki bir kahramanın bedenini ve geride kalan büyük bir acıyıydı.
Hızla hastaneye kaldırıldı. Şakir, gencecik bedeniyle hayata tutunmaya çalışırken, aşırı kan kaybı artık geri dönülmez bir sona işaret ediyordu. Yoğun bakım ünitesinde geçen saatler, onun vatan aşkının son direnişi oldu. O, bedenini bu kirli dünyaya bırakırken, ruhu en yüksek mertebeye, şehadete ulaştı.
24 Şubat 1994’te, Malatya, ülkücü camianın tek evladını, umut dolu bir öğrencisini, vatan toprağının sadık kurbanını ebediyete uğurladı.
“Ve böylece Şakir Yiğit’in adı, sadece bir biyografi notu olarak değil; 24 Şubat 1994’te vatan toprağına düşen, genç bir imza olarak sonsuzluğa kazınmıştır.”