"Bir milletin kaderi, üzerine titreyen yüreklerin son nefesinde, davasına adanmışların cesaretinde gizlidir."
GÖĞSÜNDEKİ YAZI: MİLLİYETÇİLİK
O, sadece bir isim değildi; Kahramanmaraş topraklarında, Milliyetçi ruhun çelikten iradesini temsil eden bir duruştu. Onun kimliği, makamlar ve unvanlarla değil, sarsılmaz inancıyla yazılmıştı: Ülkücü Şehit Ahmet Paksoy.
O, nerede doğduğu bilgisi silinmiş olsa da, nerede şehit olacağı belli olanlardandı; Kahramanmaraş’ın o zorlu ve kanlı günlerinde, bayrağın gölgesini alnında taşıyan bir neferdi. O, hayatını adadığı 23 Şubat 1979 tarihine dek, inancından zerre taviz vermeden yaşadı.
ALIN TERİ VE SENDİKA BAYRAĞI
Ahmet Paksoy, yalnızca sözle değil, eylemle de davasına bağlıydı. O, masaların ardındaki bir teorisyen değil, MARTEKS Fabrikası’nın çetin çalışma ortamında, işçi sınıfının hakları ve milli bilincin uyanışı için ter döken bir kahramandı.
Mesleği işçilikti; fakat görevi daha büyüktü. O, Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (MİSK) bağlı Türk Mensucat İş Sendikası’nın Şube Yöneticisiydi. Onun yönettiği sendika şubesi, kuru bir mevki değil, milliyetçi bir duruşun, emekte hakkaniyetin ve fabrika duvarları arasındaki milli şuurun kalesiydi. O, alın terini davasına mühürlemiş, emeğin kutsallığını savunan bir liderdi.
VAKİT GECE YARISI: SON VARDİYA
Takvimler 22 Şubat 1979’u gösteriyordu. O karanlık dönemde, doğru bir duruş sergilemek, her an pusuya düşmek demekti. Ama o, korkuya boyun eğmedi. Vazife, hayatından daha kıymetliydi.
Saatler gece yarısını, 24:00’ı vururken, Ahmet Paksoy, her gün olduğu gibi, servisle işine doğru ilerliyordu. O servisin camları, sadece metal ve camdan ibaret değildi; o, cepheye doğru giden bir yiğidin zırhıydı.
Ne gariptir ki, o son yolculukta, hain eller tarafından kurulan tuzak, en savunmasız anında onu buldu. Servis aracı içinde, kendi ülküdaşları arasında yol alırken, namert kurşunlar onu hedef aldı. Olayın karanlık detayları, alçaklığın dehşeti içinde kaybolsa da, Ahmet Paksoy’un son adımı, yani tehlikeye rağmen işine, vazifesine yürüme kararlılığı, onun kahramanlığının en büyük delili oldu. O, geri dönmeyi reddettiği için değil, inancının gereğini son ana dek yerine getirdiği için vuruldu.
KAHRAMANMARAŞ’IN YÜREĞİNE KAZILAN İSİM
23 Şubat 1979 sabahı, sadece bir işçi değil, bir sendika lideri, bir Türk Milliyetçisi, hayatının en büyük rütbesi olan şehadete ulaştı. Kahramanmaraş, o gün bir evladını daha toprağa değil, tarihin şeref sayfalarına emanet etti.
O, karanlık bir gecede, servisin içinde sessizce vurularak düşen bir vücut olarak kaldı. Ancak geride bıraktığı destan, yalnızca bir ölüm değil, görev bilincinin ve adanmışlığın feryadı oldu. Ahmet Paksoy, işçi yeleğini çıkarıp kefenini giyerken, inandığı davasının, bedeli ne olursa olsun vazgeçilmeyeceğini kanıtladı.
"Onlar, karanlık gecelerde dahi vazifeye yürüyenlerin yaktığı ebedi meşalelerdir; isimleri unutulmaz, davası ölmez."