"Bazı ruhlar vardır ki, 30 yıllık ömürlerine 300 yıllık vatan aşkını sığdırırlar."
DOĞUŞ VE YÜKÜMLÜLÜĞÜN YÜREĞİ
Gaziantep’in kutsal topraklarında doğmuş, memleketinin taşını toprağını kendine yemin bilmiş bir yiğitti Habeş Özcan. Henüz 30 bahar görmüştü; ömrünün en verimli çağında, geleceği inşa etme telaşındaydı. Fakat onun omuzlarındaki yük, yalnızca şahsi hayatın yükü değildi. O, büyük bir davanın neferi, sarsılmaz bir Türk Milliyetçisi, kutlu bir Ülkücüydü.
Hayat mücadelesi çetin, gönlündeki ideal ise tarifsizdi. O, sadece bir öğrenci değildi; aynı zamanda Gaziantep Yay-Kur Okulu’nda görev yapan bir müstahdemdi—yani hem okuyan, hem de gençliğin yetiştiği kurumlara hizmet eden bir emekçiydi. Ve tüm bu koşturmacanın ortasında, geride bırakmaktan en çok çekineceği hazinesi vardı: üç evlat, bir yuva. Habeş Özcan, hem ailesine hem de milletine aynı adanmışlıkla sahip çıkmaya ant içmişti.
ADANMIŞLIĞIN ATEŞ YILLARI
1977 yılı, memleket semalarında karanlık ideolojilerin kol gezdiği, kardeşliğin fitne ateşiyle yakılmaya çalışıldığı zorlu bir dönemdi. Habeş Özcan, bu fırtınanın tam ortasında, davasının bayrağını yere düşürmemeye kararlıydı. Onun duruşu, kuru bir siyasetten ibaret değildi; o, milletin manevi değerlerine olan bağlılığın, ilmin ve irfanın bekçisiydi.
Gaziantep sokakları kanla yıkanırken, o, hizmet ettiği okulun duvarları arasında, ilim yolunda ve manevi programlarda sığınak arıyor, Türk’ün son kalesi olan yüreğini diri tutuyordu. O, hayatını ailesinin geleceği ile vatanın bekası arasında bir köprü kurarak yaşıyordu.
O KARANLIK SALI AKŞAMI: YENİ HAL’DEKİ VEDA
Takvimler 22 Şubat 1977 Salı akşamını gösterdiğinde, Gaziantep’in İsmet Paşa Mahallesi, Yeni Hal civarı, huzurlu bir ana tanıklık ediyordu. Saatler 21.30’u gösterirken, II. Sanayi Sitesi Kahvehanesi’nde vatanperverler bir araya gelmiş, manevi bir sükûnet içinde Mevlit programını izlemekteydi. Burası, yorgun ruhların dinlendiği, kardeşliğin pekiştiği mütevazı bir mekândı.
Habeş Özcan, arkadaşıyla birlikte, ulviyatın huzuruna sığınmışken, karanlığın gölgesi birden üzerlerine çöktü. Kin ve nefretle bilenmiş komünist militanlar, bu masum toplanmayı hedef aldı. Huzur, saniyeler içinde ölümcül bir yaylım ateşine dönüştü. Silahlar patladı, kahvehane kan gölüne döndü.
SON NEFES VE GAZİANTEP’E VEDÂ
Olay yerinde can verenler oldu, ancak yiğit Habeş Özcan, aldığı ağır yaralara rağmen direndi. Olayın dehşeti içinde, hayat ile ideal arasındaki ince çizgide, son nefesi için mücadele etti. Üç çocuğunun yüzü, eşinin bakışları, hizmet ettiği gençliğin geleceği gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti.
Hastaneye kaldırıldı... Lakin vatan toprağına düşen o yaylım ateşi çok kuvvetliydi. Hekimlerin tüm çabalarına rağmen, bir milliyetçinin, bir babanın, bir öğrencinin kalbi 22 Şubat 1977’de durdu. Habeş Özcan, bu kutsal mücadelede bedenini feda ederek, davasının şehidi olarak Gaziantep semalarına adını altın harflerle yazdırdı. Onun şehadeti, kuru bir ölüm değil, nesilden nesile aktarılacak büyük bir fedakârlık ve cesaret destanıdır.
"Şehadetiyle Gaziantep semalarına yazılan bu kahramanlık, vatana adanan 30 yıllık ömrün en son ve en büyük imzasıdır."