"Bazı hayatlar kaleme değil, bir milletin vicdanına mermilerle yazılmıştır."
KİMLİĞİ VE AYDIN'IN MEŞALESİ
Aydın’ın kuytu bir köşesinden, Kuyucak’tan doğmuştu o. Adı Mehmet Reşat Türkeş. Ancak O, sadece bir isim değildi; o, idealizmin ve bilginin bayrağını omuzlayan bir neferdi. Mesleği, çağların en kutsal görevlerinden biriydi: Öğretmen. O, sadece okuma yazmayı değil, aynı zamanda millete adanmışlığın onurunu da öğreten bir ışık kaynağıydı.
ADANMIŞLIĞIN BEDELİ VE MERSİN AYRILIĞI
Ne yazık ki, o yıllar, bir öğretmenin sadece tahtayla ve tebeşirle uğraşmadığı, aynı zamanda karanlığın gölgesiyle mücadele ettiği yıllardı. Mehmet Reşat Türkeş, ailesini seven bir eş, iki kız çocuğunun ise şefkatli babasıydı. Ancak taşıdığı ülkücü kimlik ve verdiği mücadele, onu sürekli bir hedefin ortasına koydu.
Baskılar, durmak bilmeyen tehditler ve hatta yuvasına yöneltilen bombalama girişimleri, kahramanımızın önünde iki seçenek bırakmıştı: Ya eğilecekti, ya da sevdiklerini koruma pahasına yalnız kalacaktı. O, ikinci yolu seçti. Ailesini—eşi ve iki küçük kızını—emniyetli bir sığınak olan Mersin’e göndererek, yüreğinin en büyük parçalarını kendisinden uzağa iteledi. Bu fedakârlık, onun davasına olan bağlılığının en acı ispatıydı. O, İstanbul’un tehlikelerle dolu merkezinde, tek başına, davasının ateşiyle yanmaya devam etti.
BİR DESTANIN SON ADIMI
Ve takvimler, fedakârlığın ebediyete yükselişinin tarihi olan o karanlık günü gösterdi: 21 Şubat 1973.
O gün, her zamanki gibi görevini tamamlamış, iş yerinden ayrılmıştı. Yüreğinde eşinin ve çocuklarının hasreti, zihninde ise aydınlık bir gelecek hayali vardı. Attığı her adım, basit bir eve dönüş yürüyüşü değil, adeta kaderine doğru bir kararlılık yürüyüşüydü.
Ancak, karanlık pususunu kurmuştu. İstanbul sokaklarında, dört devrimci solcu-komünist militan, bir öğretmenin, bir idealistin yolunu kesti. Mehmet Reşat Türkeş, tek başına, davasının onuruyla, dört düşman gölgeye karşı durdu. Silahların gölgesinde, sözün ve bilginin öğretmeni, namlunun ucunda yargılanıyordu.
ŞEHADET VE EŞSİZ MİRAS
O anda yaşananlar, bir elin dört silaha karşı verdiği onurlu mücadelenin sessiz çığlığıdır. Karanlık, ancak alçakça bir yöntemle galip gelebilirdi. Yolunu kesen militanlar, onu kurşunlayarak yere yıktılar.
İstanbul, o kış günü, sadece bir öğretmenin kanına değil; aynı zamanda bir babanın, bir idealistin ve bir kahramanın davasına olan sadakatinin mührüne şahit oldu. Mehmet Reşat Türkeş, 21 Şubat 1973’te, yürüdüğü yoldan geri dönmemenin bedelini canıyla ödeyerek Şehitlik mertebesine erişti.
O, kalemi elinden alınmak istenen bir kahramandı; onlar ise, bir sınıfın ışığını söndürerek, bir milletin ebedi meşalesini yaktılar.
"Onun kanıyla sulanan topraklar, hiçbir zaman davasız kalmayacak; zira o gün, bir öğretmenin bedeni düştü, ama binlerce yeni idealist ayağa kalktı."