"Bazı ömürler takvim yapraklarıyla değil, taşıdıkları davanın ağırlığı ve uğrunda akıttıkları kanın rengiyle ölçülür."
KİMLİĞİ VE İMANIN ÇELİKLEŞTİĞİ YUVA
Artvin’in Şavşat ilçesine bağlı, kadim Pınarlı (Suloban) köyü, 20 yıl sürecek kısa ama destansı bir hayatın başlangıç noktasıydı. O, Türk Milliyetçisi Ülkücü Şehit Ali Fuat Meydan’dı. Sekiz evladın yer aldığı o mübarek ocağın ikinci meyvesiydi. Artvin’in sert coğrafyasında, milliyetçi ve muhafazakâr bir ailenin gölgesinde büyüdü. İlkokulu kendi köyünün sınıflarında tamamladıktan sonra Pınarlı Köyü Ortaokulundan mezun olduğunda, sadece diplomasını değil, aynı zamanda ailesinden miras aldığı dini bütünlüğü ve vatanperverliği de ruhuna nakşetmişti. O, 20 yaşındaydı, geleceği avuçlarında tutan bir gençti; fakat kalbi, sıradan bir hayatın ötesinde, büyük bir adanmışlık için atıyordu.
İSTANBUL’UN DEMİR VE ATEŞİ
Ali Fuat, ekmeğini kazanmak ve davasını omuzlamak üzere büyük şehir İstanbul’a, Feriköy’e ayak basmıştı. Mesleği işçilikti; inşaatlarda çalışarak alın teriyle kazancını sağlıyordu. Fakat onun hayatı yalnızca beton kalıpları ve demir yığınlarından ibaret değildi. O, Feriköy’de, Ülküdaşlarıyla omuz omuza, MHP teşkilatının saflarında, karanlık günlerin üzerine bir meşale yakmak için mücadele ediyordu. O yıllar, memleketin kanla sınandığı, sokakların puslu olduğu yıllardı. Ali Fuat da bu zorlu mücadelenin tam ortasında, elinde kazması, yüreğinde vatan aşkıyla direniyordu.
SON HELALLEŞME VE PEYGAMBER OCAĞINA ÇAĞRI
Vatan için canını ortaya koyduğu bu yolda, en kutsal görev onu bekliyordu: Askerlik. Ali Fuat, 1980 yılının Şubat celbinde vatani görevini ifa etmek üzere, mukaddes Peygamber Ocağına yürüyecekti. Kararını vermiş, yoklamasını yaptırmış ve bu yeni başlangıç için işinden ayrılmıştı. Tehlikenin farkındaydı; bir süredir Feriköy’de bir kahvede garsonluk yaparak, evden işe, işten eve gidip gelerek adeta kendini unutturmaya çalışıyordu. Ama bir vatanseverin ruhu ne kadar gizlenebilirdi ki?
20 Şubat 1980 Çarşamba akşamı, saatler 18:30’u gösterirken, Ali Fuat Meydan, hayatının en duygusal ve en son görevini yerine getirmek için Şişli, Feriköy’deki Gençlik Kıraathanesine yöneldi. Askere gitmeden önce, gönül bağının güçlü olduğu, kendisini seven patronuyla vedalaşmak ve helalleşmek istiyordu.
KAHPECE SIRTINDAN VURULUŞU
Patronuyla koyu bir sohbete dalmışlardı. İki çayın dumanı arasında, Ali Fuat’ın arkası kapıya dönüktü; geleceğe dair umutlarını ve vedasının samimiyetini konuşuyordu. İşte o an, karanlığın puslu gölgesi o kapıdan içeri süzüldü. Kıraathaneye giren bir hain militan, hiç duraksamadan, hiçbir söze gerek duymadan, Ali Fuat Meydan’ın oturduğu masaya yürüdü.
20 yaşındaki yiğidin helalleşme anı, hunharca bölündü. Gözü dönmüş katil, silahını çekip, bu vatanperver gence, kahpece sırtından kurşun yağdırmaya başladı. Ali Fuat, bir veda masasında, bir dostluk sohbetinin tam ortasında, olduğu yerde ruhunu teslim etti ve şehitlik mertebesine yükseldi. Katil veya katiller, bu utanç verici cinayetin ardından, ellerini kollarını sallayarak kayıplara karıştı.
SESSİZ VE ONURLU BİR DEFNEDİLİŞ
Acı ve onur dolu haber, Artvin Şavşat’taki Pınarlı köyüne ulaştığında, babası Binali Amca, dağların kararlılığıyla tek başına yola düştü. Bir baba, İstanbul’a gelmiş, Adli Tıp morgunda, 20 yaşındaki kahraman oğlunu teşhis etmişti.
O günler, İstanbul’da sıkıyönetimin karanlık gölgesi vardı. Komutanlık, katilleri aramak yerine, maktulleri zapturapt altına alıyor; şehitlere dahi kitlesel törenler yapılmasına müsaade etmiyordu. Aziz şehidimizin mübarek naaşı, Binali Amca tarafından Adli Tıp’tan teslim alındı. Oğlu Ali Naci ve birkaç yakınının katıldığı sade bir törenle, gözlerden ırak, sessiz sedasız kılınan cenaze namazının ardından, 26 Şubat 1980 Salı günü, İstanbul Zindanarkası (Hasköy) Mezarlığına, bir milletin vicdanına emanet edilmek üzere defnedildi.
"O, 20 yaşında, bir vedanın ardından hain kurşunlarla düştü. Lakin toprağa düşen her yiğit, bu milletin göğsüne dikilen bir sancak oldu."