"Bazı isimler, sadece birer harf yığını değil, bir devrin yüreğine kazınmış, bedeli kanla ödenmiş yeminlerdir."
KIZIL VURGUNUN ORTASINDA BİR YEMİN
Sebahattin Dumlu’nun adı, 17 Şubat 1980’in karanlık ve zorlu günlerine bir direniş feneri gibi kazınmıştır. O, kimliğinin merkezine Türk Milliyetçiliğinin sarsılmaz inancını koymuş, Ülkücü davanın yılmaz bir neferi olarak Anadolu topraklarında yürümüştür. Bir çağın en çetin sınavları verilirken, ülkesinin birliği ve geleceği uğruna hiçbir fedakârlıktan çekinmeyeceğine dair sessiz ama güçlü bir ant içmişti. Onun duruşu, sadece bir siyasi tercih değil, milli mefkûreye adanmışlığın en saf haliydi.
BİLİNMEYENİN GÜCÜ VE ADANMIŞLIK
Nerede doğduğu, hangi mesleği icra ettiği belki de kaderin kendisi için sakladığı sırlar olarak kalmıştır. Zira kahramanlık yolunda yürüyenler için, doğduğu coğrafyanın önemi kalmaz; tüm vatan onun evidir. Sebahattin Dumlu, kimliğinin basit detaylarını değil, inancının kudretini öne çıkarmayı seçmiştir. O, bilinmeyen bir diyardan çıkıp gelen, sadece davasının ışığıyla aydınlanan bir meçhul askerdi. Yaşamının o döneme ait detayları ne kadar eksikse, o ideale olan bağlılığının büyüklüğü de o denli güçlü ve tartışılmazdır. O, bu karanlık çağda kim olduğunu değil, ne için yaşadığını ispat etmiştir.
ORDU: TARİHİN VURDUĞU MÜHÜR
Takvimler, 17 Şubat 1980 tarihini gösterdiğinde, Sebahattin Dumlu’nun alın yazısı, Karadeniz’in o çetin şehri olan Ordu’da mühürlendi. Ordu, onun son nefesiyle kutsanan, ülkücü mücadelenin kanla yazıldığı bir sayfa haline geldi. Bu şehir, çalkantılı 80 öncesi dönemin çatışmalarına sahne olurken, o, inancından zerre taviz vermeden cephede yerini almıştı. Adanmışlık zirveye ulaştığı an, artık geri dönüş yoktur; sadece ileriye, menzile doğru atılan son bir adım kalmıştır.
SON ADIM VE KARANLIĞA YÜRÜYÜŞ
Olay Günü’nün perde arkası, şehadetin kutsal sırrı olarak kalmıştır. Sebahattin Dumlu, o karanlık anlarda nasıl bir pusuyla karşılaştı, kimin silahı karşısında dimdik durdu? Bu detaylar, tarihin kaydında eksik kalsa da, onun o son anı, binlerce kelimeden daha güçlü bir kahramanlık manifestosudur.
O, geri çekilmek yerine, bilincinde olduğu tehlikenin üzerine cesaretle yürüdü. Mesleğinin ne olduğu, hayatının detayları ne olursa olsun, o günkü mesleği, milletinin değerlerini savunmak oldu. O, kurgulanmış bir senaryonun figürü değil, kendi iradesiyle alın yazısına yürüyen, vatan aşkını canıyla ödeyen bir erdi. Bilinmeyen, onun şehadetinin büyüklüğünü azaltmaz; aksine, o meçhuliyet, fedakârlığın erişilmezliğini yüceltir. Sebahattin Dumlu, son nefesinde bile davasının ne kadar değerli olduğunu tüm ülkeye ilan etmiştir.
"O, adını sadece tarihe değil, uğruna yürüdüğü büyük davanın sönmeyen meşalesine yazdıran kahramanlardan biriydi. Sebahattin Dumlu, 17 Şubat 1980."