"Bazı hayatlar bir meslekten ibaret değildir; onlar, namusun ve imanın son kalesini bekleyen adsız kahramanların destanıdır."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİNİN ÇIKIŞ NOKTASI
O, sıradan bir işçiydi; ancak taşıdığı ruh, çelikten daha sağlamdı. 1954 yılında, Anadolu’nun sessiz kucağı Giresun’un Dereli İlçesi, Kümbet köyünde başladı hayat yolculuğuna. Altı evladından biri olduğu ailesiyle birlikte, nasibini aramak üzere Kocaeli Çayırova’ya yerleşti. Şükrü Özdemir, Tekel Fabrikası’nda alın teriyle mesleğini icra eden bir emekçiydi; ne var ki, yüreğindeki vatan sevgisi onu sadece bir işçi olmaktan çıkardı. O, sadece ekmeğini kazanmıyordu; aynı zamanda Çayırova’da ÜLKÜ-KÖY lokalinin meşalesini canlı tutmak için çalışıyor, inancını ve davasını bizzat omuzluyordu.
ADANMIŞLIĞIN BEDELİ
Onun bu sarsılmaz duruşu, karanlık güçlerin dikkatini çekmekte gecikmedi. Komünistler, o büyük yüreği susturmak için birkaç kez tehdit yoluna başvurdular. Ancak Şükrü Özdemir, korkunun dilini dinlemedi; omuzladığı yola sarsılmaz bir kararlılıkla devam etti.
Düşman, tehditlerin fayda etmediğini anlayınca, utanç verici bir saldırıyla geri geldi. Şükrü, daha önce alçakça kaçırılmış, dövülmüş ve göğsüne dahi, jiletle kinlerinin harfini yazmışlardı. Bu barbarlık, onun bedeninde taşıdığı onurun bir nişanesi olmuştu. Yaşadığı bu zûlüm üzerine yetkili makamlara dilekçe verdi, yapanları dahi biliyor ve bildirmişti. Ne acıdır ki, dilekçesi işleme koyulmadı. Kızıllar, bu resmi ilgisizlikten cesaret almışlardı. Oysa bu yalnız bırakılmışlık, Şükrü Özdemir’in azmini kırmadı; aksine, son mücadelesine hazırlanması için sessiz bir yemin oldu.
O SON METRELER VE DESTANSI DİRENİŞ
Takvimler 15 Şubat 1979’u gösterdiğinde, Gaziantep’in ruhu, Kocaeli Çayırova’da bir işçinin son direnişine şahit oluyordu. Gecenin karanlığı çökmüş, saat 23.30 civarına gelmişti. Şükrü Özdemir, günün yorgunluğuyla fabrikadan gelmiş, servisten inmişti. Evi ile indiği nokta arasında sadece yüz metre vardı. Demirci Fırınının önünden geçip, yuvasına ulaşacaktı.
Bu yüz metrelik yol, onun için bir pusuya dönüştü. Çayırova’nın on beş, yirmi kişilik komünist militanı etrafını sardı, silahlarını çekerek onu etkisiz hale getirmek istediler. Karşısında bir ordu vardı ve o yalnızdı. Fakat o, teslim olmanın bir işçiye, bir ülkücüye yakışmayacağını biliyordu. Şükrü Özdemir, o karanlık gecede bir destan yazmaya karar verdi.
Teslim olmayı reddettiği gibi, saldırganlardan birinin üzerine atıldı; mücadele etti, pençeledi ve elindeki silahı çekip aldı. Bir an için, yirmi kişinin karşısında tek başına duran bir kahraman, düşmanın kendi silahıyla tehdit oluşturan yenilmez bir iradeye dönüştü. Ancak sayı üstünlüğü vahşiydi. Yirmi kişi birden Şükrü’nün üzerine çullanmıştı. Her taraftan kurşun yağdırmaya başladılar.
ŞEHADET VE SONSUZLUK
Evine sadece elli metre mesafede, sığınağına bu kadar yakınken, kurşunlanmak suretiyle şehit edildi. O son adımı, o son direnişi, bir işçinin haksızlığa ve zulme karşı gösterdiği en yüksek mertebeden fedakârlık oldu. Şükrü Özdemir, 15 Şubat 1979’da şehadet şerbetini içerek, adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazdırdı.
Cenazesi, mücadele verdiği, direniş gösterdiği Çayırova Kabristanı’nda toprağa verildi. O, bir işçiydi; ama ruhu, vatan uğruna dövüşen bir komutandı.
"O, sadece bir mesafeyi kat etmeye çalışmıyordu; Şükrü Özdemir, ruhundaki bayrağı indirmemek için kalabalık bir düşman ordusuna meydan okudu. Ölümüne yaklaştı, ancak asla yenilmedi."