"Bazı insanlar sadece yaşamak için değil, bir yemin uğruna ölmek için doğar. İşte Sinan Yavuz da, inancın sarsılmaz kalesinde, işçi onuruyla şehadete yürüyenlerdendir."
KİMLİĞİ VE VAKUR DURUŞU
Anadolu'nun çelikten iradesini taşıyan bir yiğitti o. Erzurum'un soğuk ama mert topraklarında, Oltu ilçesinin Konukseven Köyü’nde doğdu. Adı Sinan Yavuz'du. Daha hayatının baharında, yirmi altı yaşındayken, Hamit ve Makbule Hanım'ın ocağında filizlenen bir çınar gibi büyümüştü. İhsan, Bayram, Zeki, Necati ve Fatma adlı kardeşlerinin omuzlarında taşıyacağı büyük bir mirasın sahibiydi. Bekârdı; henüz bir aile kuramamıştı, zira o günlerin davası, bütün hayatını ve bütün geleceğini içine almıştı.
ÇELİK YÜREKLİ İŞÇİNİN YEMİNİ VE ADANMIŞLIĞI
Sinan Yavuz, kargaşanın ve çatışmaların doruk noktasına ulaştığı 1980 öncesi İstanbul'unda, inancının sancağını taşıyan bir neferdi. Cibali Semti Nalıncı Sokak, onun hem evi hem de ideallerinin cephesiydi. O sadece elinin emeğiyle geçinen bir işçi değildi; Cibali Tekel Fabrikası’nın duvarları arasında sadece bedenini değil, ruhunu da ortaya koyuyordu. O, emeğin hakkını ve milletin davasını ayırt etmeyen bir kahramandı. MİSK’in (Milliyetçi İşçiler Sendikası) ve Ülkücü İşçiler Derneği'nin kararlı bir üyesi olarak, alın terini ve fikrini birleştirenlerin öncüsü oldu. O, emeğin davasını, ülkülerinin sarsılmaz kalesi yaptı.
O KARANLIK GÜN VE SON BULUŞMA
Takvimler 13 Şubat 1980’i gösterdiğinde, İstanbul'un üzerine çöken kış soğuğu, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Sinan Yavuz, mesaisinden artakalan kıymetli saatleri, yoldaşlarıyla geçirmek için evine yakın, Cibali Sokak’taki o mütevazı kahvehaneye sığınmıştı. Saat 14.00 sıralarıydı. Burası sadece bir mekân değil, ortak bir yeminin, ortak bir ruhun paylaşıldığı kutsal bir ocaktı. Ülküdaşlarıyla bir arada olmak, zor zamanların çelikten kalkanıydı.
SON SİPERİN FEDAİSİ
Ancak o gün, barış ve kardeşlik ocağı kana bulandı. İdeallerin düşmanları, karanlık bir gölge gibi sokağa çöktü. Bir grup devrimci-komünist, namlularını doğrudan, sadece oturup konuşan ülküdaşlarının bulunduğu kahvehaneye çevirdi. Orası bir karargâh değil, bir sığınaktı; ama hain kurşunlar, inanç uğruna duruş sergileyenlerin mekânını hedef aldı.
Sinan Yavuz, bu hain saldırı anında, ne geri çekilmeyi ne de eğilmeyi düşündü. O, 26 yıllık ömrünü adadığı davanın, o an kahvehanenin içerisindeki her bir kardeşinin üzerinde olduğunu biliyordu.
ŞEHADETİ: YİRMİ ALTI YILLIK ÇINARIN DEVRİLİŞİ
Ateş kesilip duman dağıldığında, Sinan Yavuz, kahramanlık sancağını kanıyla sulamıştı. Aldığı kurşun yaraları ağırdı; ama o yaralar, sadece vücuduna değil, milletinin vicdanına da işlenmişti. O, sıradan bir işçi olarak yaşadı, ancak inandığı değerler uğruna gözünü bile kırpmadan, kardeşlik ocağının siperinde, destansı bir fedakârlıkla şehit oldu.
13 Şubat 1980 günü, Cibali Sokak, bir işçinin, bir ülkücünün, bir yiğidin kanıyla ebediyete mühürlendi. Sinan Yavuz'un kısa ama bereketli hayatı, geride kalanlara, inancın bedelinin ne kadar yüksek olabileceğini gösteren, hüzünlü ve görkemli bir ders olarak kaldı.
"O, sadece bir kurşunla devrilmedi; o kurşun, inancını ebediyete taşıyan bir mühür oldu. Sinan Yavuz; toprağın işçisi, davanın şehidi."