"Bazı insanlar, hayatın en sakin anında gelen vazife çağrısına uymak için doğar. Mustafa Dursun, çayını yarım bırakıp, kardeşlik yemini uğruna ateşe yürüyenlerdendi."
KİMLİĞİ VE YÜKLENDİĞİ MİRAS
Samsun’un kutsal topraklarında, Ladik ilçesinden filizlenen bir cesaret destanıydı o. Adı Mustafa Dursun’du. Takvimler 12 Şubat 1979’u gösterdiğinde, henüz 26 bahar yaşamış, ancak omuzlarına bir asrın yükünü almıştı. Mesleği, alın teriyle yoğrulmuştu: O bir İşçiydi. Fakat onun asıl görevi, 10 kişilik kalabalık ailesinin yıkılmaz direği olmaktı. Samsun’da ikamet eden bu büyük nüfusa bakma sorumluluğu, onun kahramanlığının ilk adımıydı; sessiz sedasız üstlendiği, her gün yenilenen bir fedakârlık yemini.
ADANMIŞLIĞIN SAKİN SAATLERİ
O karanlık ve zorlu günlerin akşamüzeriydi. Saatler 18.00’ı vururken, evin içinde huzurlu bir dinginlik hüküm sürüyordu. Mustafa Dursun, sevgili Annesi ve kardeşiyle birlikte, günlük telaşı geride bırakıp çaylarının başında oturuyordu. Bu, kargaşanın ortasında yakalanan kısa bir soluklanma anıydı.
Ne var ki, tarihin en çetin döneminde, gerçek kahramanlara dinlenmek nasip olmazdı. Huzur dolu o an, kapının çalınmasıyla buz gibi bir endişeye dönüştü.
KAPI ÇALDI, VAZİFE BAŞLADI
Gelen, yüzü kan içinde, soluk soluğa kalmış bir ülküdaşıydı: Osman Aker. O, sadece bir haber getirmiyordu; bir yara bandı, bir yardım çığlığıydı. Zeytinlik mahallesinde komünist militanların kurduğu hain pusuyu, yaralandığını ve bir başka ülküdaşının akıbetinin dahi meçhul olduğunu anlattı.
Mustafa’nın gözlerinde o an, aile reisine yakışan şefkatli bakış, yerini çelik gibi bir kararlılığa bıraktı. Kardeşleri tehlikedeydi; biri yaralı, diğeri belki de son nefesindeydi. Bir ülkücünün vicdanında, bu çağrıdan daha güçlü hiçbir ses yoktu.
SON KARAR VE KUTSAL DİRENİŞ
Tercih anı gelmişti. Mustafa, ata-babadan kalma, geçmişin mirasını taşıyan eski bir silahı eline aldı. Bu, sadece bir silah değil, hürriyet ve inanç uğruna direnişin sembolüydü.
Annesi, yüreği evlat acısıyla kavrularak, gitmemesi için yalvardı, engel olmak istedi. Bir anne için dünyanın en ağır yüküydü bu. Ancak Mustafa’nın cevabı, bir faniye değil, zamana yazılmıştı: Ülküdaşlarını, o ateş çemberinde asla yalnız bırakamazdı. Ailesine olan sorumluluğu ne denli büyükse, davasına olan sadakati de o denli yüceydi.
KAHRAMANLIĞIN SON KOŞUSU VE YÜCE ŞEHADET
Bir an bile tereddüt etmeden, tehlikenin kalbine doğru koştu. Mustafa Dursun, olay yerine hızla yetiştiğinde, kendini iki ateş arasında buldu. Bir yanda polis güçleri, diğer yanda komünist militanlar... O, savunmak için değil, kurtarmak için gitmişti.
Bu karmaşanın ve ihanetin ortasında, kahramanlığın bedeli en acı şekilde ödendi. Mustafa, elindeki silaha dokunacak, kendini dahi savunacak zamanı bulamadan, bir hain kurşunun hedefi oldu. Kararlılıkla yürüdüğü yolda, kurtarmak için atıldığı kardeşlik ateşinde, sırtından vuruldu.
12 Şubat 1979 akşamı, Samsun’da bir işçi, on kişilik bir ailenin dayanağı, ülkü uğruna verdiği sözün ağırlığı altında, gözünü dahi kırpmadan Şehadet mertebesine yükseldi. Onun canı, yoldaşlık ve cesaret kavramlarının en yüce dersi olarak tarihe mühürlendi.
"Mustafa Dursun, sadece bir işçi değildi; o, 10 kişilik bir ailenin ekmeği ve sarsılmaz bir ülküye can veren bir milletin onuruydu. Çayı yarım kalmış olsa da, destanı ebediyete yazıldı."