"Bazı hayatlar destan yazmak için yaşanır; onlar, vatanın kaderi sisli bir sabaha kurban edilmesin diye, önlerindeki tehlikeli yolu bile bile yürürlerdi."
BİR MİLLETİN VAKARININ YÜKSELEN SESİ
1948 yılında, Pasinler’in Yağan köyünde, Erzurum’un bin yıllık Türk yurdu Hasankale’de gözlerini açtı İlhami YAĞAN. Çocukluğu, ruhunda Dadaşların kadim vakarını, Erzurum’un sarsılmaz duruşunu taşıyarak geçti. Onun gençliği sadece bir büyüme dönemi değil, bir adanmışlık yeminiydi. Daha sonra ailesiyle birlikte göç ettikleri bu topraklar, onun karakterini çelikleştirdi. İlhami YAĞAN, sırtında taşıdığı coğrafyanın yükünü, gönlünde taşıdığı Türk-İslam Ülküsü’ne dönüştürmüştü.
GÖNÜL DADAŞI: ERZURUM’DAN İSTANBUL’A İDEALİN İZİ
İlhami YAĞAN, sadece bir vatan evladı değil, ülkücü davanın yılmaz bir neferiydi. O, 1973 ve 1976 yılları arasında, Erzurum Ülkücü İşçiler Cemiyeti Yönetim Kurulu'nda görev alarak, davasına fiilen hizmet etti. Mesleği bir terziydi; Erzurum SSK Hastanesi’nde iğne iplikle uğraşırken dahi, zihninde kurduğu ilmekler sadece kumaşa değil, geleceğe dairdi. Mücadelesi, yalnızca bulunduğu şehre sığmayacaktı. Türk-İslam yolundaki kutlu yolculuk, onu İstanbul’a, 4. Levent’e taşıdı. Burada da SSK’da terzilik yapmaya devam etti; ancak kılıcını kumaş değil, inanç bilemişti.
TEHLİKEYE ATILAN HER ADIM
O, sıradan bir hayat yaşamadığını biliyordu. Mücadelenin bedeli ağırdı ve bu bedeli ödemeye hazırdı. Evliydi, çocukları vardı; ancak geride bıraktığı sıcak yuvaya rağmen, davasından asla geri dönmedi. Şehit edilmeden kısa bir süre önce, karanlık eller tarafından saldırıya uğramış olması, onun adanmışlığını daha da yüceltiyordu. Bu, bir uyarıydı, bir tehditti; ama İlhami Yağan, tehditlere boyun eğmeyen bir kahramanlık ruhuna sahipti. Her gün evden çıkarken, attığı her adımın son adım olabileceği gerçeğiyle yüzleşiyordu.
12 ŞUBAT: SİSLİ BİR SABAHIN ATEŞ ÇEMBERİ
O kahredici gün, 12 Şubat 1980 Salı sabahıydı. Saat 7.00 sularında, İstanbul’un soğuk ve sisli örtüsü şehrin üzerine çökmüştü. Bu sis, hainliğin ve kalleşliğin perdesi olacaktı. İlhami YAĞAN, her sabah olduğu gibi, işine gitmek üzere evinden ayrıldı. Yanında davasını paylaşan yoldaşları da vardı.
Komünist militanlar, sisli havayı, bir kahramanı pusuya düşürmek için bir fırsat olarak gördüler. Gökyüzü bile ağlıyordu sanki; ansızın açılan ateşle, o sabah İstanbul’da resmen kurşun yağıyordu. Bu, bir çatışma değil, bir infazdı. İlhami YAĞAN, o ateşe siper oldu. Kahramanlık, vücuduna isabet eden tam 27 kurşunla mühürlendi. O kurşunlar sadece bir bedene saplanmadı; bir idealin önünde duran tüm engelleri hedef aldı. Yanındaki arkadaşları da ağır yaralar alırken, İlhami YAĞAN, vatan ve ideal uğruna son nefesini verdi.
ŞEHADETİN MÜHRÜ VE SONSUZ YEMİN
O, bedeni yirmi yedi kurşunla delinirken bile, attığı her adımın ardında bıraktığı idealin sarsılmaz bir kale olduğunu biliyordu. Sis dağıldığında, geriye sadece kahramanın adı ve sonsuz adanmışlığı kaldı.
İlhami YAĞAN’ın aziz na’şı, mücadele ettiği şehirde, İstanbul Levent Sanayi Mahallesi Mezarlığı’nda toprağa verildi. O, bir terzi olarak başladığı hayatını, bir milletin kaderine dikilmiş sarsılmaz bir imanla tamamladı ve 12 Şubat 1980’de, şehitlik mertebesiyle ölümsüzleşti.
"Sisli sabahların karanlığını dağıtanlar, kendi canlarını feda edenlerdir. Onların fedakarlığı, nesiller boyu sürecek bir destanın başlangıcıdır."