"Bayrağı yüreğinde taşıyanlar için takvimler sadece birer tarihtir; mühim olan, o tarihin hangi duruşla mühürlendiğidir."
I. GÖNÜL TOPRAĞINDAN YÜKSELEN SES
1953 yılında, Samsun'un bereketli Ladik ilçesinde bir idealin tohumu atıldı: Hamdi Gelen. O, sadece bir çocuğun adı değildi; ailesinden ve doğduğu toprağın temiz kültüründen süzülüp gelen sağlam karakterin cisimleşmiş haliydi. İlk nefesinden itibaren mücadeleci bir ruh taşıyordu.
İlk ve orta tahsilini Ladik’te tamamladıktan sonra, bilgiye olan aşkı onu 1976-77 öğretim yılında Eskişehir Eğitim Enstitüsü’ne taşıdı. O, sıradan bir öğrenci değildi; o, millete adanmış bir davanın neferiydi.
II. İDEALLERİN SAVAŞÇISI
Hamdi Gelen, gençliğinin baharında, Türk milletinin üzerindeki kara bulutları dağıtacak yegâne umut olarak gördüğü Ülkücü Gençliğin saflarına katıldı. Bu katılım, bir tercih değil, bir yemin, bir adanmışlık yeminiydi. Şahsiyetini olgunlaştıran kültürle, zihnine nakşettiği idealleri birleştirerek, zulme ve karanlığa karşı dimdik duran o "mücadeleci karakterini" inşa etti. O artık, sadece Ladik’in bir evladı değil, tüm ülkücü camianın sarsılmaz duruşuydu.
III. SULUOVA’DA KURULAN ZULÜM
Şubat 1979’da, soğuk bir kış gününde, Hamdi Gelen geçici bir misafirlik için Amasya’nın Suluova ilçesine gitmişti. Onun o bölgede bulunması, sadece varlığıyla bile karanlık çevreleri rahatsız etmeye yetmişti. O günlerde Anadolu’nun her köşesinde kol gezen ideolojik nefret, Hamdi Gelen’in ışığını söndürmeye karar verdi.
Suluova’lı komünistler, bu yiğit ülküdaşı ortadan kaldırmak için kirli bir plan kurdular. Onların gözünde Hamdi Gelen, yok edilmesi gereken bir "Faşist"ti. Bu alçak eylem için DİSK üyesi Mustafa Acar görevlendirildi. Kahramanımızın gücünden ve dürüstlüğünden o denli çekinmişlerdi ki, Acar, daha sonra mahkemede itiraf edeceği gibi, önceleri silahlı bir saldırı dahi düşünmüş, ancak daha sinsi, daha kalleş bir yöntem seçmişlerdi: Bir kaza süsü vererek can alacaklardı.
IV. VİCDANSIZLIĞA KARŞI SON DURUŞ
Cellat Mustafa Acar, mahkeme kayıtlarına geçen soğuk itirafında, maktulü şahsen tanımadığını, sadece ideali yüzünden hedef alındığını itiraf etti. Bu, Hamdi Gelen’in büyüklüğünü ve duruşunun gücünü gösteriyordu; düşmanı onu isminden değil, taşıdığı bayraktan tanıyordu.
Hamdi Gelen, o an, omuzlarında milletin umudu, yüreğinde davasının ateşiyle, kaldırımların üzerinde yürüyordu. Belki de bir sonraki adımında ne yapacağını, hangi kitaba dokunacağını veya hangi ideale hizmet edeceğini düşünüyordu.
İşte tam o anda, arkasından gelen motor sesi, kahramanlığın en acımasız biçimde sınandığı o son saniyeyi başlattı. Acar, itirafında; "Aracı fark ettiğinde çok geçti," diyerek, Hamdi Gelen'e ne bir uyarı, ne bir kaçış şansı verildiğini acımasızca gözler önüne serdi.
O son anda, kahramanımızın zihninden hangi düşüncelerin geçtiğini, kaderine boyun eğip eğmediğini veya son bir gayretle karşı koyup koymadığını asla bilemeyeceğiz. Bilinmezlik, onun fedakarlığının büyüklüğüne eklenen destansı bir mühürdür. O, sinsi bir ihanetle, bir aracın demir gövdesiyle vurularak yere serildi.
V. ŞEHADETİN MÜHRÜ
Plan, basit bir trafik kazası süsü vermekti; ancak 12 Şubat 1979 tarihi, Hamdi Gelen’in hayatına kasteden alçakça bir suikastın ve adanmış bir hayatın destansı sonunun kaydı olarak tarihe geçti. Arabanın çarpması sonucu şehit olan Ülküdaşımız, genç yaşına sığdırdığı kararlılıkla, zulmün ve nefreti planlı bir eylemle yendiği kara bir günde, ebediyete intikal etti.
O beden düşerken, savunduğu ülkü göklere çekildi. Hamdi Gelen, 12 Şubat 1979’da, sadece bir şehit değil, davasına çarpıp geri dönen sönmez bir yıldız oldu.