"Bazı ruhlar, zulmün en keskin kılıcına dahi boyun eğmez; onlar, göğüslerinde taşıdıkları davanın ateşiyle yürürler ölüme."
BİR YÜREĞİN KİMLİĞİ VE İDEALLERİN YOLCULUĞU
Adı: Halis Gazi. Bir isim ki, mücadelesiyle tarihe kazınmıştır. Doğumu, Ordu'nun kaderine adeta bir nişan koyan Fatsa ilçesidir; 1952 yılı, onu bekleyen çetin yollara bir başlangıçtı. O, sadece bir genç değildi; Sinop Eğitim Enstitüsü’nün sıralarında geleceğe dair umutları filizleyen bir öğrenci, hayatının baharında, henüz bir yıllık eşi ve kucağında biricik evladı olan bir baba idi. Hayatın tüm güzellikleri onu beklerken, o, inandığı değerlerin çağrısına kulak verdi.
KARANLIĞIN KUŞATTIĞI MEMLEKET: FATSA
Ancak Halis Gazi’nin yuvası, huzurdan çok bir direniş sahasıydı. Kendi memleketi olan Fatsa, resmen kurtarılmış bölge ilan edilmiş, komünist militanlar Terzi Fikri başkanlığında, devlete meydan okurcasına Türkiye’den ayrı bir idare kurmuşlardı. Halk Mahkemeleri adı altında kurulan sözde adalet sistemi, zorla toplanan vergiler ve terör, Fatsa’yı bir korku çemberine almıştı. Devletin gücü bu topraklara giremiyor, umutlar tükeniyordu. Bu zulüm perdesi, Vali Reşat Akkaya’nın Ordu valiliğine atanmasına kadar sürecekti; fakat bu atama Halis Gazi’nin dramatik geri dönüşünden sonra gerçekleşecekti.
TEHLİKEYE KOŞAN ADIMLAR: SİNOP'TAN DÖNÜŞ
11 Şubat 1980... Tarih, bir kahramanlık ve ihanet hikayesi yazmak üzereydi. Halis Gazi, Sinop’taki eğitim yuvasından, yüreğinde vatan aşkı ve ailesine kavuşma arzusuyla Fatsa’ya doğru yola çıktı. Yanında, kan bağı kadar ülkü bağı da olan kardeşi Şükrü vardı. İki kardeş, bile bile, ideallerinin tehlikeyle çevrili olduğu topraklara dönüyordu.
Ancak Fatsa’nın sınırları, hain bir pusuyla örülmüştü. Tahtabaşı köyü mevkiinde bindikleri taksi, Terzi Fikri’nin kana susamış militanları tarafından durduruldu. Halis Gazi ve kardeşi, kaçınılmaz sona doğru, esaretin karanlık dehlizlerine sürüklendi.
ÜÇ GÜNLÜK ÇİLE VE KAHRAMANIN SESSİZ DİRENİŞİ
Onları sözde Halk Mahkemesi’ne çıkardılar. Yargılamak ne kelime; bu, kararlılığın ve inancın zalimliğe karşı test edildiği üç günlük bir çileydi. Üç gün boyunca, o militanların işkenceleri altında Halis Gazi'nin bedeni zayıflarken, ruhu ve davası dimdik ayakta kaldı. O, bildiği gerçeklerden, inandığı değerlerden milim sapmadı. O karanlık hücrelerde ne yaşandıysa yaşandı; ancak o kahraman, son nefesine kadar fedakarlığın ve onurun timsali oldu. Onlar, Halis Gazi’nin bedenini kırabilirlerdi; ama onun Türkiye Cumhuriyeti’ne olan sarsılmaz imanını asla.
ÇULLU TEPESİNDE MÜHÜRLENEN FEDAKÂRLIK
Ve 11 Şubat 1980’de, Fatsa’nın çıkışında, Çullu Tepesi’nin etekleri, bir mezar değil, bir fedakârlık nişanesi oldu. İşkence yetmemişti. İdeallerine yenemedikleri kahramanı ve kardeşini, insanlık tarihinin en vahşi eylemlerinden biriyle, diri diri toprağa gömdüler.
Halis Gazi’nin son nefesi, Fatsa topraklarına sessiz bir feryat olarak karıştı. Sekiz ay boyunca, kahramanın mezarı bir sır olarak kaldı, ta ki vicdan azabına dayanamayan komünist militanların itirafı sonucu ortaya çıkana dek.
BABANIN ASİL TAVRI VE BÜYÜK VEDA
Şehitlerin babalarının cesetleri aramaya gittiklerinde sergilediği tavır ise, bu destanın en çarpıcı, en yüce bölümüdür. Evlatlarının katilleriyle yüzleştiklerinde, intikam duygusu yerine, insanlığın en saf dersini verdiler. Yanlarına aldıkları ekmek ve zeytini, evlatlarını vahşice şehit eden o alçağa, acıyarak verdiler.
Sonra o ağır soruyu sordular: “Bizim çocuklarımız size ne yaptı?”
Katilin boynunu bükerek bakışından sonra, şehidin babası, evlatlarının acısını kalbine gömdüğünü ilan etti: “Üzüntülüyüz, bu acımızı kalbimize gömüyoruz, onlar Allah ve millet yolunda şehit oldular, tek tesellimiz budur.”
İşte Halis Gazi; genç bir baba, bir öğrenci, inandığı değerler uğruna kendi evine dönmenin bedelini hayatıyla ödeyen, ancak şehadetinin ardından dahi, babasının asil duruşuyla zalime merhamet dersi veren ebedi bir kahramandır.
"Onların bıraktığı boşluk, bir mezar değil; zalime dahi merhamet edebilen bir neslin, milleti uğruna kanıyla yazdığı destanın ebedi şahididir."