"Bazı ruhlar vardır ki, 36 yıllık ömrü değil, uğruna yürüdüğü son adımı yaşar ve o tek adım, asırlar süren bir destana dönüşür."
ALAY SARIKAN: KİMLİĞİ VE İNANÇ YÜKÜ
O, sadece bir isim değildi; o, 1980 yılının karanlık dehlizlerinde davasını bayraklaştıran bir duruşun adıydı: Alay Sarıkan. 36 yaşında, ömrünün baharında, İstanbul’un kalabalığı içinde sadeliği ve inancıyla öne çıkan bir yiğitti. Hayatının başlangıcı hangi toprağa kök salmış olursa olsun, o kendini ülküye adamış, ruhunu vatan aşkıyla mühürlemişti. O, sıradan bir hayat sürmek yerine, MHP'nin çizdiği yolda, milletin geleceği için savaşmayı seçen adanmış bir neferdi.
GÜLTEPE'DE BİR OCAK ATEŞİ
Alay Sarıkan, hayatını idame ettiren bir zanaatkar, bir esnaftı. İstanbul Gültepe Sanayii Mahallesi'nde işlettiği çay ocağı, onun sadece meslek hanesi değil, aynı zamanda inancının ve ülküdaşlığın buluşma noktasıydı. O ocak, sadece çay demlemez; aynı zamanda yiğitliğin ve imanın ateşini harlardı. O, ticaret ahlakını davasının sadakatiyle birleştirmiş, nefes aldığı her yerde Ülkücü hareketin sesi olmuştu. Ne yazık ki, 1980’in fırtınalı günleri, böyle yürekli insanların huzur içinde nefes almasına izin vermeyecekti.
10 ŞUBAT 1980 / SON AKŞAM VAKTİ
Takvimler 10 Şubat 1980’i gösteriyordu. İstanbul’un akşamı, yaklaşan büyük fırtınanın soğuk gölgelerini taşıyordu. Alay Sarıkan, Gültepe’nin Yavuz Kıraathanesi’nde oturuyordu. Bu, onun için bir dinlenme anı değil, davasının sıcaklığında bulunma, yoldaşlarıyla omuz omuza olma anıydı. O gün, Alay Sarıkan’ın kahramanlığının ebediyete yazılacağı son saatlerdi.
DÖRT GÖLGE, TEK BİR DURUŞ
O karanlık akşam, adeta bir pusu gibi kurulmuştu. Kıraathane, birdenbire dört komünist militanın zalim baskınına uğradı. Silahlar çekilmiş, niyetler belliydi. Burası artık bir kıraathane değil, bir er meydanıydı. Alay Sarıkan, o an büyük bir seçimle karşı karşıya kaldı: Ya diz çökecek ya da inancının gereğini yaparak dimdik duracaktı.
Kahramanlığın anatomisi, işte bu son saniyede belirginleşti. Cellatları, O’nu ayağa kaldırdılar. Bu, bir itaat emriydi; ancak Alay Sarıkan, o an zorla ayağa kalksa dahi ruhuyla hiçbir zaman eğilmedi. O, teslimiyetin çukuruna düşmeyi reddederek, alnının akıyla, tehdidin tam ortasına bakmayı seçti. O anlar, metinlerin kaydedemeyeceği, tarihin yazamadığı, sadece destanların anlatabileceği derin bir cesaretin anlarıydı.
O duruş, O’nun son yemini, son kararlılığıydı. Düşmanının gözlerine baktıktan sonra gelen kurşunlar, O’nun 36 yıllık bedenini yere indirdi. Ancak can, tenden ayrılırken dahi, Alay Sarıkan’ın davasına olan bağlılığı sonsuzluğa yükseldi. O, kurşunlanarak şehit edildi; fakat bu eylem, O’nu susturmak yerine, adını kahramanlar listesinin en üstüne, silinmez bir harfle yazdı.
"Alay Sarıkan, o dört gölgenin karşısında dimdik durarak, bir esnafın da bir milletin geleceği için ölümsüz bir savaşçı olabileceğini kanıtladı. O, şehadet anında bile yere düşmeyen bir bayraktı."