"Bazıları, kalplerindeki vatan aşkını sadece bir inanç olarak taşır; bazıları ise bu inanç uğruna, döneceği evi dahi bile bile ateşe yürür."
YÜREĞİNDEKİ ORDU VE ÇARŞAMBA
O, henüz yirmi dört bahar görmüş, fidan boylu bir öğretmendi. Adı Ali Kemal Salbaşı. Kökenleri Ordu’nun derinliklerinden Samsun’un Çarşamba Ovası’na uzanan kadim bir göçün mirasçısıydı. Atalarının yerleştiği Çarşamba’nın Yukarıbahçe Köyü, onun ilk nefesi, ilk adanmışlık yemini olmuştu. Genç bir ruh, ülkesine hizmet etme aşkıyla yanıp tutuşuyordu.
ÖĞRETMEN: GELECEĞE VERİLEN YEMİN
Takvimler 1979 yılını gösterdiğinde, o, Eğitim Enstitüsü’nden mezuniyetin onurunu taşıyordu. Gelecek, onun için öğrencilerine ışık saçmak demekti. Tayini, yurdun batısına, Denizli’nin Acıpayam ilçesine çıkmıştı. Bir öğretmen olarak, vatanın her köşesinde görev yapmaya hazırdı. Ali Kemal, mesleğini, sadece bir iş değil, bir davaya adanmışlık olarak görüyordu.
Ancak kader, onu kısa bir süre sonra en büyük sınavıyla karşı karşıya getirecekti. Sömestr tatili için yuvasına dönmüştü.
FATSAYA DOĞRU: SON MÜCADELE ATEŞİ
Ali Kemal ve ailesi, kökleri itibarıyla Alevi inancına mensuptu; ancak o, vicdanının sesiyle hareket ederek ülkücü görüşü benimsemiş ve bu mücadelenin onurlu bir neferi olmuştu. Bu seçim, sadece bir siyasi tercih değil, derin bir iman ve duruş meselesiydi.
Tatil için Çarşamba’ya geldiğinde, memleketin kanayan yarasından haberler aldı. Fatsa’da da evleri vardı ve köylülerinin evlerinin tahrip edildiği bilgisini edindi. O dönemde, Fatsa, Terzi Fikri’nin başkanlığında adeta özerk bir bölge ilan edilmiş, hukukun üstünlüğünün değil, ideolojik nefretin hüküm sürdüğü bir "kurtarılmış bölge" haline gelmişti.
Ali Kemal Salbaşı, tehlikenin merkez üssü haline gelen bu topraklara, ailesini ve yuvasını korumak için, cesaretin en saf haliyle geri döndü.
BABA OCAĞINDA KURULAN HAİN MAHKEME
Ali Kemal, Fatsa’daki evlerinin önüne ulaştığında, yüreği buz kesti. Yuvaları tahrip edilmiş, yıkılmıştı. Daha da kötüsü, babasına saldırılmıştı. Olay yerinde gördüğü manzara, inancının bedelinin en acı şekliydi.
Saldıranlar arasında, akrabası Avni Salbaş da vardı. Ali Kemal, bu toprağın evladı olduğu halde, sırf ülkücü olduğu için "ihanetle" suçlanıyordu. Onlar için, ülkücülük, affedilemez bir suçtu. Akrabasının da dâhil olduğu komünist gruplar, kanun ve nizama uymadan bir "halk mahkemesi" kurmuşlardı. Bu mahkeme, gencecik bir öğretmene, sadece inandığı değerler için ölüm cezası kesmişti.
BİR KAHRAMANIN SESSİZ HAYKIRIŞI
Ali Kemal Salbaşı, babasının acı dolu bakışları altında, insanlık dışı bir vahşetin hedefi oldu. Onu, o kahreden gün, 09 Şubat 1979’da, babasının gözleri önünde işkence ederek şehit ettiler.
O an, Ali Kemal’in mesleği olan öğretmenliğin en büyük dersi verildi: Vatan sevgisi için ödenen bedelin büyüklüğü. O, yıkık bir evin önünde, kurulan sahte bir mahkemenin karşısında, son nefesine kadar eğilmeyen bir duruş sergiledi. Onun şehadeti, kuru bir olay değil, idealleri uğruna canını ortaya koyan, yirmi dört yıllık bir ömrün destanıydı.
"Ali Kemal Salbaşı, canıyla yazdığı o son derste, hiçbir zorbalığın bir milletin kalbindeki sevdayı söndüremeyeceğini gösteren, ölümsüz bir kahraman olarak Ordu semalarına mühürlendi."