"Bazı ruhlar, yeryüzünde birer emanet taşır; o emanet, huzurdur ve onu korumak için hayatlarını feda etmekten çekinmezler."
OSMANİYE’NİN YÜREĞİNDEN İZMİR’E UZANAN YOL
O, sıradan bir hayatın gölgesinde yeşeren, demirden bir iradenin sahibiydi. 1949 yılında, Osmaniye’nin Cumhuriyet mahallesinde, alın terinin kutsallığına inanan bir ocakta açtı gözlerini Abdulaziz Akbay. İlk ve ortaokul sıralarından sonra, çağın fırtınaları onu erkenden çalışma hayatının çetin yollarına sürükledi. Hayat, onun için bir mücadele alanıydı ve o, bu mücadeleyi omuzlamaktan asla geri durmadı.
Yeni bir hayat kurmak, geleceği inşa etmek için, Anadolu’nun bu yiğit evladı, rızkının peşinden Ege’nin incisi İzmir’e göç etti. Ancak o nereye giderse gitsin, taşıdığı yüksek ülkü ve adanmışlık ruhu daima onunla beraberdi.
BİR BABANIN GÖĞSÜNDEKİ VATAN VE AİLE
Abdulaziz, sadece bir işçi değil, yuvasını ilmek ilmek ören, fedakâr bir eş ve babaydı. Evliydi ve iki aslan parçası, Kürşat ile Savaş, onun omuzlarına yüklediği en kutsal emanetlerdi. Onların isimleri bile, adanmışlığın ve mücadeleye hazır olmanın destanını fısıldıyordu. Ailesi, onun için vatanın en küçük ve en değerli parçasıydı. Ve bu kutsal çatı, büyük bir mucizeyi daha bekliyordu; yeni bir can, dünyaya gözlerini açmaya hazırlanıyordu.
O, hem çocuklarının geleceği için çalışıyor, hem de milletinin bekası için duruş sergiliyordu.
MİSK VE İŞÇİNİN ONURU
İzmir’de, hayatını TARİŞ çatısı altında kazanıyordu. Ancak Abdulaziz’in davası, mesai saatleriyle sınırlı değildi. O, işçinin emeğini ve milletin birliğini savunmak üzere MİSK’in (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu) saflarında yer alıyordu. Onun için işçi sınıfının şerefi, milli duruşla eş anlamlıydı. O günlerde, memleketi kasıp kavuran ideolojik fırtınalara karşı, yalnızca dürüstlüğü ve cesaretiyle direniyordu.
TARİHİ DEĞİŞTİREN 16.30 KARARI
Takvimler, 08 Şubat 1978’i gösteriyordu. İzmir Kemeraltı, Ege’nin kalabalık ticaret merkezi, o güne dek yaşadığı en alçakça saldırılardan birine hazırlanıyordu. Saat 16.30 sıralarında, komünist militanlar, Akbank'ın İzmir Başdurak şubesini soymak üzere karanlık emelleriyle harekete geçti.
Bu, yalnızca bir banka soygunu değildi; bu, milleti tehdit eden, kaosu besleyen hain bir eylemdi.
Abdulaziz Akbay, o an, geri çekilmeyi seçebilirdi. Oğlu Savaş’ın, Kürşat’ın ve karnı burnunda olan eşinin beklediği yuvasına dönebilirdi. Ancak bir kahraman, ne zaman geri döneceğini değil, ne zaman öne atılacağını bilir. Abdulaziz, ülkesinin namusuna uzanan bu kirli ellere engel olmak üzere bir an bile tereddüt etmedi. O, sessiz kalmayı reddetti; kaosa teslim olmayı reddetti.
Kararlılıkla, hainlerin emellerine set çekmek istediği o kritik anda, karanlık kurşunlar Abdulaziz’in göğsünü hedef aldı.
KURŞUNUN SESİNDEKİ EZAN VE EBEDİ MİRAS
08 Şubat 1978’de, İzmir Kemeraltı’nın ortasında, Abdulaziz Akbay, hürriyetin bedelini hayatıyla ödedi. Olay yerinde, vakur bir direnişin son nefesiyle şehadet şerbetini içti. O, sadece bir soyguna engel olmak için değil, gelecek nesillerin huzur içinde yaşaması için canını feda eden bir ülkü eri olarak düştü.
Ancak Abdulaziz’in hikâyesi son bulmadı; bir mirasa dönüştü.
Şehadetinden sadece birkaç ay sonra, beklenen o mucize, Azize isminde bir kız çocuğu olarak dünyaya geldi. O, babasının Aziz adına ithafen Azize adını taşıyordu. Azize, babasının kahraman yüzünü asla göremese de, isminin bizzat babasının yüce fedakârlığıyla yazıldığını biliyordu.
O, göremediği kızının adını, feda ettiği hayatıyla yazdı. Şimdi o isim, babasının adanmışlığının ebedi bir imzasıdır."