"Bazılarının ömrü, takvim yapraklarıyla değil; ardında bıraktığı ateşin büyüklüğüyle ölçülür. Saim Ayas, 18 yıllık kısa bir baharı, sonsuz bir kışa siper etti."
KAMAN’DAN ANKARA’YA YÜREĞİNİN YOLCULUĞU
Kırşehir’in Kaman ilçesi, onun destanının sessiz başlangıç noktasıydı. Ancak kaderi, daha büyük bir mücadelenin çağrısıyla, başkent Ankara’ya, Keçiören’in dar sokaklarına yazılmıştı. Henüz bir fidanken, Aktepe Ortaokulu’ndan aldığı eğitimi, vatana adanmış bir bilince dönüştürdü. 1977 yılı geldiğinde, Hasanoğlan Öğretmen Lisesi’nin kapısından içeri girdi; o artık sadece bir öğrenci değil, geleceğin tohumlarını taşıyan bir meşaleydi.
18 YILLIK BİR DAVA HİKAYESİ
O, sadece 18 yaşındaydı. Hayatının en verimli, en umut dolu çağında, kalem tutan ellerini aynı zamanda bir idealin sancağını taşımak için kullandı. 1979-1980 öğretim yılında, üniversite kapılarını zorlarken, omuzlarına yüklediği görev, ders kitaplarından daha ağırdı. Zira Saim Ayas, Ülkücü teşkilatın lisedeki en kararlı, en adanmış görevlilerinden biriydi. O yıllar, gençliğin ya korkakça sinmeyi ya da bir inanç uğruna ateşe yürümeyi seçtiği, kanla yazılan çetin bir devrin ta kendisiydi. Saim, tereddütsüzce ateşi seçenlerdendi.
ALINDAKİ KADER VE AİLE YÜKÜ
Saim’in omuzlarındaki yük, yalnızca kendi davasından ibaret değildi. O günlerin karanlık atmosferinde, kahramanlık bir aile mirası haline gelmişti. Ağabeyi, aynı Ülkücü mücadeleden dolayı zindanın soğuk duvarları ardında tutsakken, Saim dışarıda, iki kişilik bir savaş veriyordu. Bir yandan eğitimini sürdürmek, diğer yandan ailesinin acısını taşımak ve davasının nöbetini tutmak zorundaydı. O, evdeki sessiz fedakarlığın ve sokaktaki gürleyen imanın tek temsilcisiydi.
HİÇ BİTMEYEN SAAT: 8 ŞUBAT 1980
Tarih, 8 Şubat 1980’i gösteriyordu. Ankara’nın üzerine çöken sis, gelecek büyük vedanın habercisiydi sanki. Gün, sıradan bir Cuma gibi başladı, ancak 16:45’e geldiğinde zaman dondu. Keçiören Pazarı, yüzlerce insanın gündelik telaşıyla doluydu. O anlarda, Saim Ayas da sadece alışveriş yapmak, ailesi için gerekli olanı almak üzere o kalabalığa doğru yürüdü. Bilmiyordu ki, attığı her adım, onu değil, bir neslin kaderini belirleyecek olan son kararlılığa götürüyordu. O, günlük bir ihtiyacı karşılamak için değil, bilerek, bir pusuya doğru ilerleyen bir fedaiydi.
PAZAR YERİNDE YÜZLERCE GÖZ ÖNÜNDE VERİLEN SON NEFES
18 yaşındaki bu yiğit, kalabalık bir pazar yerinin ortasında, yüzlerce insanın dehşet dolu bakışları altında, hain bir saldırının hedefi oldu. Komünist militanlar, onu, savunmasız bir anda, karanlık bir gölge gibi gelip vurdular. Bu, tek bir kişiye değil, bir inanca, bir ruha sıkılan kurşundu. O an orada düşen, sadece Saim Ayas'ın genç bedeni değildi; zulme karşı direnişin en saf, en masum suretiydi. Silahlı saldırı sonucu şehit düşerken, ardında bıraktığı miras, ağabeyinin hapsedildiği davanın, asla yenilmeyeceğinin yemini oldu.
Son yolculuğu, doğduğu topraklara, Kaman’a doğru oldu. 18 yaşında, Ankara’da yükselttiği sancağı, memleketinin toprağına emanet ederek ebediyete uğurlandı.
"O, sadece 18 yaşındaydı, bir pazaryerinde, kalabalığın ortasında şehit düştü. Ama Saim Ayas'ın düştüğü yer, bir mezar değil; vatanın göğsünde açan bir zafer nişanıdır. Gençti, yiğitti ve son nefesi, bu ülkenin namusu oldu."