"Vazife, bir kişinin kalbine yazılmış en kadim destandır. Rıfkı Ertuğrul bu destanı kanıyla mühürlemiştir."
MİLLETİN YÜREĞİNDEN DOĞAN YILDIZ
1940 yılının çetin coğrafyasında, Denizli’nin Tavas ilçesinde, çelikten bir irade taşıyacak olan bir yiğit dünyaya geldi: Rıfkı Ertuğrul. O, sadece bir meslek erbabı değil, devrin karanlık rüzgârlarına karşı duran, inancını üniformasıyla taşıyan bir Emniyet Amiri idi. Hayatının her anı, mensubu olduğu POL-BİR Derneğinin ruhuyla örülmüş, ülkü idealine adanmıştı. Evliydi ve geride bir oğul, bir de kız evladı bırakarak, varlığını bu vatana feda etmeye hazırlandı.
ADANMIŞLIĞIN AARSILMAZ DURUŞU
Rıfkı Ertuğrul’un hayatı, sarsılmaz bir imanın bedelini ödemenin destanıydı. 1980 öncesinin siyasi fırtınaları estiğinde, omuzlarındaki yıldızların ağırlığı artmıştı. Devletin kılcal damarlarına sızan ayrışma ve baskı döneminde, davasından dönmeyen bu onurlu adam, zulmün hedefi haline geldi.
En çarpıcı fedakârlık, baskının boyutunu gözler önüne serer: Dönemin iktidarı altında, sadece üç ay gibi kısa bir süre içerisinde, tam dokuz ayrı yere sürülmüş, sürekli tayinlerle yurdunda yersiz bırakılmak istenmişti. Bu, bir memura yapılan eziyetten öte, bir inancı kırma girişimiydi. Ancak o, her sürgün emrini, davasına olan bağlılığının yeni bir nişanı gibi kabul etti. Her zorlu tayin, onun Emniyet Amiri olarak Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesindeki görev yerine daha da kararlılıkla bağlanmasını sağladı.
KADERİN MİSAFİRLERİ VE SON PERDE
Kayseri Yeşilhisar Emniyet Amirliği, onun son sığınağı, son karargâhıydı. Tarih 05 Şubat 1980'i gösterdiğinde, kader ağlarını örüyordu. Rıfkı Amir, o gün görev başında, makam odasındaydı. Dört kişinin onu ziyarete geldiği haberi ulaştı. O, vatanın en zorlu günlerinde bile makamını bir han kapısı gibi gören, misafirperverliğin kutsallığına inanan bir adamdı.
Karanlık planların gölgesinde gelen bu dört kişi, misafir değil, pusu kuran hainlerdi. Rıfkı Ertuğrul, kapısını açıp onları içeri buyur ettiğinde, fedakârlık ile ihanetin kesiştiği o dehşetli an yaşandı. Daha söz bitmeden, o makam odası, kahpe kurşunların sesiyle yankılandı.
SON NEFESTE TAÇLANAN ŞEHADET
Saldırı, ani ve alçakça olmasına rağmen, Rıfkı Amir’in duruşu çelik gibiydi. Silah sesleri duyulur duyulmaz, onun yetiştirdiği, onun ahlakını taşıyan polis memurları anında odaya koştu. Kahraman Amir, ağır yaralı haldeyken bile, makamına yapılan saldırının önlenmesi için gereken mücadeleyi vermişti. Saldırganlar o an yakalanarak adalete teslim edildi.
Ağır yaralı Rıfkı Ertuğrul, Kayseri Gevher Nesibe Hastanesi’ne kaldırıldı. Yaşam mücadelesi çetin, imanı ise dağlar kadardı. Bütün tıbbi çabalara rağmen, (bir başka kaynakta yolda şehit düştüğü belirtilse de) bir gün sonra, 06 Şubat 1980’de, ruhunu aziz vatan topraklarına emanet etti.
O, makamında kalleşçe vurulan bir memur değil; baskılara rağmen yılmayan, vazifeyi namus bilen, makam kapısını dahi iyilikle açacak kadar yüce gönüllü bir Ülkücü Şehit olarak tarihe yazıldı.
"Şehidin düştüğü yer, sıradan bir toprak parçası değil; milletin davasının ebediyete yükseldiği kutsal bir merdivendir."