"Bazılarının dükkânı sadece ticaret hanesidir; bazılarınınki ise adanmışlığın kalesi, boyun eğmeyişin sancağıdır."
KAHRAMANIN SİLUETİ VE YEMİNİ
Tarih 04 Şubat 1980'i gösterdiğinde, İstanbul'un çalkantılı sokakları, 43 yıllık bir çınarın gölgesini barındırıyordu: Yılmaz Özkoç. Doğduğu topraklar belki kayıtlarda bir bilinmezlikti, ama adanmışlık yemini tüm ülküdaşlarının yüreğinde yazılıydı. O, sıradan bir hayatın görünümünü taşıyan bir esnaf, bir bakkaldı. Tezgahının arkasında durur, rızkını kazanırken; aynı zamanda Beyoğlu MHP İlçe teşkilatının yönetim kurulunda, davasının en ön saflarında görev yapıyordu. Onun için ekmek teknesi, aynı zamanda vatanın geleceği için kurulan bir siperdi.
ATEŞ ÇEMBERİNDE BİR DURUŞ
Yılmaz Özkoç’un hayatı, basit bir esnafınkinden çok uzaktı. O, komünist militanların hedef listesine, duruşu ve inancıyla çoktan kazınmıştı. Bu çetin mücadele boyunca dükkânı, defalarca nefretin ve yıkımın hedefi oldu. Bombalar dükkânın camlarını tuz buz eder, duvarlarını yaralardı. Ancak Yılmaz Özkoç her saldırıdan sonra, boyun eğmek yerine dükkânının kapısını yeniden açtı. Bu yıkıntılar, onun korkusuzluğunun mühürleriydi. Her açılan kapı, düşmana karşı verilmiş yeni bir söz, asla vazgeçilmeyecek bir yemin anlamına geliyordu. O, tehdit altında dahi, ülkücü hareketin yılmaz bir neferi olarak görevine devam etti.
İSTANBUL’UN ZALİM SESSİZLİĞİ (04 ŞUBAT 1980)
O talihsiz sabah, takvimlerin 4 Şubat 1980’i işaret ettiği o karanlık gün, İstanbul’un Beyoğlu semtinde, sıradan bir günün telaşı yaşanıyordu. Saatler 11.00’i gösterdiğinde, Yılmaz Özkoç, Olgunlar kahvesinde ülküdaşlarıyla bir araya gelmiş, davasının derdini konuşuyordu. Huzur dolu bir sohbetin ortasında, pusunun gölgesi üzerlerine düştü.
Bu, bir er meydanı savaşı değildi; bu, cesarete karşı işlenen hain bir pusu eylemiydi.
SON VURUŞ VE YENİLMEZ RUH
İki komünist militan, karanlık gölgeler gibi yaklaştı. Konuşmaya dahi fırsat vermeden, silâhlarını ateşlediler. Amansız saldırının hedefi olan Yılmaz Özkoç, vücuduna isabet eden mermilerle ağır yara almıştı. O, inancının bedelini kanıyla öderken, son nefesine kadar direndi.
Yılmaz Özkoç, ağır yaralı halde hastaneye yetiştirilmeye çalışılırken, son nefesini ulvi davasına adadı. Onun bedeni, Beyoğlu sokaklarından ayrılırken, ruhu kahramanlık sancağına yükseldi. Bir esnafın, bir yöneticinin, bir ülkücünün hayatı; bir ideali savunurken, kurşunlarla mühürlenerek şehadetle taçlandı. O, davası uğruna göğsünü siper etti ve 43 yıllık ömrünü, ülkücü mücadelenin ebedi abidesi olarak tamamladı.
"Yiğitler, sadece toprağa düşmezler; onlar, arkalarında bıraktıkları yüreklere ve sönmeyen davanın ateşine gömülürler."