"İnanç bir kere ayağa kalktığında, bedenler ne kadar küçük olursa olsun, karşısındaki kalabalık bir hiçtir."
KİMLİĞİ VE BİR MİLLETİN YEMİNİ
Eskişehir’in toprağında doğdu; adı Mehmet Kıyak’tı. O sadece bir evlat, bir eş değildi; aynı zamanda geleceğe dair en büyük emaneti olan 5 yaşındaki oğlu Kürşat’ın babasıydı. Ailesine duyduğu sevgi ne kadar derin idiyse, davasına olan adanmışlığı da o kadar sınırsızdı. Beylikova Ülkü Ocağından aldığı kutlu ateşle yürüyen Mehmet, inandığı değerler uğruna yorulmak bilmedi; Ülkücü İşçiler Derneği’nin kurucuları arasında yer alarak, davanın sadece fikirde kalmayıp, hayatın her alanına yayılması için mücadele verdi. O, sırtına sadece ekmek parasını değil, bir milletin vicdanını yüklemişti.
SIRADAN BİR AKŞAMDA YÜKSELEN FERYAT
Takvim yaprakları 30 Ocak 1979’u gösteriyordu. Mehmet, dernekten çıktıktan sonra, günün yorgunluğunu biraz olsun atmak için yol üzerindeki bir parkta dinlenmek istedi. Huzurlu bir nefes almayı umarken, parkın gölgeleri arasında, nefretin en keskin yüzüyle karşılaştı. Aynı yerde bulunan, Marksist-komünist ideolojinin karanlık temsilcileri, onu tanıdılar. Dinlenmek için oturduğu o küçük park, çok geçmeden kahramanlığının yazıldığı büyük bir meydana dönüşecekti.
KUTSALIN KORUYUCUSU: DÜŞMANA KARŞI TEK VÜCUT
Sataşma, basit bir küfürle başlamadı. Hedef doğrudan Mehmet’in kalbi, ruhu ve inancıydı. Hainler, kutsal bildiğimiz bütün değerlere, Allah’a ve dine en alçakça küfürler savurmaya başladılar. Mehmet Kıyak için bu sadece kişisel bir hakaret değil, varoluş gayesinin çiğnenmesiydi. Bir insan olarak dayanabileceği bir nokta vardı ve o nokta, inancına uzanan dildi.
Karşısında on kişilik bir kin grubu vardı. Oysa Mehmet, sadece kendi cesareti ve vicdanının sesiyle tek başına duruyordu. Geri çekilmeyi, susmayı veya boyun eğmeyi reddetti. Bir milletin haysiyetini savunurcasına, o kalabalığa hak ettikleri cevabı verdi. O an, bir parkta oturan yorgun bir adam olmaktan çıktı; inancını koruyan son kılıç haline geldi.
ON KİŞİYE KARŞI TEK YUMRUK VE SON NEFES
Mehmet’in yiğitçe duruşu, kalabalık ve korkak grubu çıldırttı. Onlar, yumrukla karşılık verecek kadar dürüst değillerdi. Barbarlıklarının son adımı olarak ellerindeki şişeleri kırdılar ve cam parçalarını kana susamış hançerler gibi kullandılar. Mehmet’in elinde sadece demir yumrukları vardı; düşmanınki ise kırık camların keskin nefreti.
O can pazarında, etrafta yüzlerce insan vardı. Ancak o hissiz ve duygusuz bakışların altında, vicdanı körelmiş kızıl köpekler, cinayetlerini soğukkanlılıkla işlediler. Kırık şişeleri defalarca Mehmet’in vücuduna saplayıp çıkardılar. O, her darbede değil, susturulamayan her cevabında direndi.
Mehmet Kıyak, onurlu duruşunun bedelini en ağır şekilde ödedi. 30 Ocak 1979 günü, Eskişehir’de, kutsal değerlerini savunurken düştü. O, kaçıp giden katillerin arkasından, parkın soğuk zeminine değil; ebediyetin ve adanmışlığın destanına şehit oldu.
"Mehmet Kıyak düşmedi; o gün, inancın sesi duyulsun diye kalbini vatan toprağına emanet etti. Bu millet, kutsalına yapılan küfürlere karşı susmayan her kahramanı, ruhunda yaşatacaktır."