“Bazı hayatlar rakamlarla ölçülemez, onlar inancın ölümsüz mührüdür. 26 yıllık kısa bir ömre sığdırılan o büyük fedakârlık, bir destanın başlangıcıdır.”
KÖKLERDEN İSTANBUL’UN KALBİNE
O, Sivas’ın yiğit toprağından fışkıran, mütevazı bir Anadolu fidanıydı. 26 yıllık kısa ömrünün en bereketli çağında, inancının peşinden gelerek İstanbul’un zorlu sokaklarına yerleşmişti. Kumkapı-Nişanca semtinde, Mabeyinci sokakta, hem sıcak yuvasını kurmuş hem de ekmek teknesi olan bakkal dükkanını işletiyordu. Ömer Uğraş, gündelik yaşamın sade bir esnafı gibi görünse de, o, mahallesinin vicdanı, sessizliğin ortasındaki güçlü sesiydi.
BİR İDEALİN SEKRETERİ VE YILMAZ BEKÇİSİ
O yıllar, bir davanın bedelinin canla ödendiği, inançların fırtınanın tam ortasında sınandığı karanlık bir çağdı. Ömer Uğraş, sadece dükkanını işletmiyor, aynı zamanda ülkülerinin de sarsılmaz bekçiliğini yapıyordu. MHP Eminönü İlçe Teşkilatı Sekreteri olarak, kendini büyük bir idealin hizmetine adamıştı. Gündüzleri tezgâhının başında rızk peşinde koşan bu 26’lık genç, geceleri milletinin geleceği için nöbet tutan, vazgeçilmez bir neferdi. Onun duruşu, sadece bir siyasi görev değil, zulme karşı dimdik duran bir onur manifestosuydu.
SON GECENİN İHANETİ VE KARANLIK SAAT (29 OCAK 1980)
Takvimler 29 Ocak 1980’i gösteriyordu. İstanbul, soğuk ve puslu bir geceye bürünmüştü. Gece yarısı, saatler tam 24.00’ı vurduğunda, Mabeyinci sokaktaki o mütevazı bakkalın evine, alçaklık sızdı. Vatanın bekçisi maskesi altında gelen komünist militanlar, polis kimliğini kalkan yaparak Ömer Uğraş’ın kapısını zorla araladılar. Tek başına, davasına inandığı evin içinde, karanlığın üzerine çekildi. O an, bir bakkalın değil, bir kahramanın son direniş anı başlıyordu.
DİRENİŞ VE FEDAKARLIĞIN MÜHRÜ
Kahramanlar bazen savaş meydanlarında değil, esaret anlarında yazılır. Evine zorla girenler, intikam hırslarını dindirmek için insanlık dışı yollara başvurdular. Ömer Uğraş’ın el ve ayakları bağlandı; hareket etmesi, konuşması engellendi. Ardından, inancının gücünü kırmak için çeşitli işkenceler yaptılar; vücudunda sigaralar söndürülerek, adanmışlığının ateşine köz bastılar. Ancak bilmedikleri bir şey vardı: Bir ülkücüye işkence yapılabilir, bedeni teslim alınabilir; ama ruhu asla diz çöktürülemezdi. O, ne suskunluğa ne de ihanete razı oldu.
EBEDİYETE UĞURLANIŞ
Zulüm, direnişin büyüklüğü karşısında yenilgiye uğradığını anlayınca vahşetini artırdı. İşkencelerle yetinemeyen caniler, bu 26 yıllık yiğit ömrü susturmaya karar verdiler. Hızlarını alamamışlardı, çünkü Ömer Uğraş’ın sessiz duruşu bile onların ideallerini boğuyordu. Son darbe, kalleşçe bir eylemle geldi. Başına ve göğsüne sıkılan kurşunlar, sadece bir bedeni düşürdü; ancak geride, bir inancın asla ölmeyeceğini haykıran bir şehadet bıraktı. 29 Ocak 1980 gecesi, Ömer Uğraş, sadece bir esnaf olarak değil, davasına adanmış ölümsüz bir ülkücü olarak İstanbul semalarına yükseldi.
“O, bakkal dükkanının kapısını kilitlediğinde, ruhunu milletinin geleceğine emanet etmişti. İşte bu yüzden bazı ölümler, sadece başlangıçtır, onlar birer meşale olur.”