"Bazı hayatlar bir meşale gibi yanar; sadece kendilerini değil, adandıkları davayı da aydınlatmak için."
KÖKLERİNİN GÜCÜ VE YÜREĞİNDEKİ İNANÇ
Anadolu’nun kadim toprağı Malatya’da yeşeren bir yiğitti O; Hasan Tuncer. Sıradan bir esnafın görünümünün altında, sıradışı bir idealin ağırlığını taşıyordu. O, sadece geçimini sağlamayı değil, aynı zamanda inandığı değerleri de savunmayı bir yaşam biçimi haline getirmişti. Kuru bir biyografide adı, “Ülkücü Şehit” unvanıyla mühürlenirken; hayatının her adımı, geleceğe atılmış kararlı bir imza gibiydi.
AİLESİ, DURUŞU VE ADANMIŞLIĞI
İstanbul’un kalabalığında, Küçükçekmece’de mütevazı bir yaşam sürüyordu. Evliydi ve geride iki evladının geleceğe dair umutlarını bırakmıştı. O bir babaydı, bir eşti, bir iş sahibiydi; ama aynı zamanda MHP Bakırköy İlçe teşkilatında yöneticilik yapmış, davasının sarsılmaz bir neferiydi. Bütün bu roller arasında, Hasan Tuncer’in hayatına keskin bir nişan alınmıştı; zira onun tek bir "suçu" vardı: Ülkücü olmaktı. O, inancını canından üstün tutmayı seçtiği için, karanlığın hedefi haline gelmişti. Bilirdi ki, o yıllar bu topraklarda erdem, ölümle hüküm giymişti.
26 OCAK SABAHI: ALINAN SON NEFES
Takvimler 26 Ocak 1980’i gösterdiğinde, İstanbul'un ayazında soğuk bir sabah başlamıştı. Hasan Tuncer, her gün yaptığı gibi, evinin sıcaklığından ayrılıp rızkının peşinden koşmak üzere iş yerine doğru yola çıktı. Bu, bir esnafın günlük rutiniydi; ama aynı zamanda bir kahramanın tehlikeye doğru attığı son adımdı. O biliyordu ki, sokaklar pusularla doluydu, her köşe başında inancının bedelini talep edenler bekliyordu. Ancak o, omuzlarındaki mesuliyet ve kalbindeki imanla, geri dönmeyi asla düşünmedi.
SON PUSU VE EBEDİ MÜHÜR
Kader, o sabah Küçükçekmece civarını, destanların yazıldığı bir mekan olarak seçti. Hasan Tuncer evinin yakınlarında, davasının düşmanları olan komünist militanlar tarafından kurulan hain bir pusuya düştü. Kahpe kurşunlar, karanlık bir gölge gibi otomatik silahların namlusundan akarken, O tek başına, imanın çelikleşmiş duruşuyla karşıladı bu saldırıyı. Geriye kaçmak veya vazgeçmek yerine, inancı uğruna yürümeyi seçmişti.
Saldırının şiddeti öylesine büyüktü ki, Hasan Tuncer, olay yerinde, ayak bastığı o mübarek toprakta şehadet şerbetini içti. Bir esnaf olarak başladığı hayatını, bir kahraman olarak noktaladı. Onun şehadeti, sadece basit bir cinayet değil, ideal uğruna ödenen en yüksek bedel, 1980 öncesinin karanlık günlerine vurulmuş onurlu bir mühür oldu.
"Hasan Tuncer, bedeni İstanbul'un soğuk toprağına düşerken, ismi Malatya'dan yükselen bir inancın ve iki evladına miras bıraktığı ölümsüz bir onurun sembolü olarak tarihin destanına yazılmıştır."