"Bazı genç ömürler zamana sığmaz, sadece 18 yıla sığdırılan bir destan olur. Yavuz Çalışkan’ın şehadeti, işte o ölümsüz andır."
KİMLİĞİ VE YÜKLENDİĞİ MİRAS
O, Hatay'ın toprağında, İskenderun’a bağlı Belen’de doğmuştu. Adı Yavuz Çalışkan’dı ve takvimler 1977 yılını gösterirken henüz 18 yaşındaydı. Bir öğrenciydi; İskenderun Ticaret Lisesi’nin sıralarında sadece ders kitaplarını değil, aynı zamanda büyük bir davanın onurunu ve ağır sorumluluğunu da taşıyordu. O yıllar, gençliğin sadece öğrenim görme hakkına sahip olmadığı, aynı zamanda inancını bedeli ne olursa olsun savunmak zorunda kaldığı zorlu bir çağın gölgesindeydi.
ATEŞİN ORTASINDAKİ OKUL
Okul, Yavuz için bir eğitim yuvası değil, adeta bir cephe hattıydı. İskenderun Ticaret Lisesi’nin koridorları, ideolojik ayrılığın keskin rüzgarlarıyla savruluyordu; zira okulda Komünist öğrenciler sayıca ezici bir ağırlığa sahipti. Bu durum, Yavuz’un ve ülküdaşlarının her gün yalnızlığın ve tehdidin çelikten gölgesinde yürüdüğü anlamına geliyordu. O, sayıca az olmanın getirdiği tehlikeyi biliyor, ancak davasından asla geri adım atmıyordu. Yavuz, o karanlık atmosferde, inancın ve cesaretin sönmeyen bir feneri gibi parlıyordu.
O KARAR GÜNÜ: YALNIZ BİR YÜRÜYÜŞ
24 Ocak 1977 Pazartesi. O gün, herhangi bir okul günü değildi. Yavuz, ülküdaşlarına destek olmak, birinci sınıftaki genç yüreklerle konuşmak için okula erkenden gelmişti. Bu, tehlikeye kalkanla yürümek demekti. O, kendi güvenliğini değil, davasının küçük neferlerinin cesaretini düşünerek, o tenha saatte, düşmanın baskın olduğu meydana tek başına adım attı.
İşte o an, vicdanını yitirmiş kalabalık için bulunmaz bir fırsat doğdu. Gözü dönmüş, sayıları 50 ila 60 kişiyi bulan Komünist grup, yalnız ve 18 yaşındaki bu gence karşı toplandı. Ellerinde sadece sözler değil; taşlar, bıçaklar ve sopalar vardı. Bu bir çatışma değil, önceden planlanmış, vicdansız bir saldırıydı.
TEK BİR YÜREĞİN DİRENİŞİ
Okul bahçesi, saniyeler içinde bir savaş meydanına dönüştü. O kalabalığın arasında, Yavuz Çalışkan’ın tek bir yüreği, 50-60 düşmana karşı onurunu ve davasını savunmak için direniyordu. O, geri çekilmeyi reddetti. Vücudu, atılan taşların şiddetine, sopaların ağırlığına ve en acısı, o karanlık bıçakların darbelerine siper oldu.
Yavuz’un yiğit sesi ve direnişi, tehlikenin boyutunu idrak eden ülküdaşlarına ulaştı. Onlar da canlarını hiçe sayarak yardıma koştu. Ancak kahramanlık ve fedakârlık arasındaki o ince çizgide, Yavuz ağır yaralanmıştı.
BİR DESTAN VE SONSUZLUK
İskenderun’un o karla karışık soğuk gününde, 18 yaşındaki bir öğrencinin kanı toprağa düştü. Yavuz Çalışkan, aldığı sayısız bıçak, sopa ve taş darbesi nedeniyle şehadete yürüdü. O gün sadece bir can kaybedilmedi; Yavuz’un yanı sıra davasına sahip çıkan 9 ülküdaşı da yaralandı.
Ancak Yavuz Çalışkan, sadece bir ‘öğrenci’ olarak anılmadı; o, 24 Ocak 1977 tarihinde, cesaretin, adanmışlığın ve onur için ölümden kaçmamanın destansı bir sembolü olarak tarihe geçti.
"İskenderun toprağına düşen o genç fidanın kanı, sadece bir son değil; 18 yaşın verdiği en büyük söz, adanmışlığın sonsuzluk yemini oldu."