“Bazı hayatlar uzunlukla değil, adanmışlığın ve fedakârlığın yüreklere vurduğu sarsılmaz ağırlıkla ölçülür.”
YÜREĞİNE DÜŞEN KONYA ATEŞİ
Konya'nın o kadim topraklarında, 1953 yılında bir yiğit doğdu: Özcan Karabulut. Çocukluğu ve ilk gençliği, ruhunu besleyen ilk ve orta öğrenimini aldığı bu topraklarda şekillendi. Ancak kader, onu sadece bir öğrenci olarak değil, bir meşale olarak hazırlıyordu. Akademik başarısını taçlandırarak İzmir İ.T.B.F.’yi kazandı ve oradan gururla mezun oldu. Başarılı bir eğitim hayatının ötesinde, genç yaşında kurduğu bir ailesi vardı; evliydi ve gözünün nuru, henüz 15 aylık kızı Özlem, onun en büyük mirasıydı. Genç eşi ise, hayatın omuzlarına yükleyeceği yükten habersiz, henüz 17 yaşındaydı.
ADANMIŞLIĞIN GENÇ YILLARI
Özcan Karabulut, memleketine ve inandığı değerlere hizmet etmeyi sadece bir görev değil, bir yemin olarak görüyordu. O, 1980’in fırtınalı günlerinde, İzmir’deki davanın genç ama sarsılmaz bir neferi, lideriydi. Önce İzmir Ülkücü İşler Derneği’nde ikinci başkanlık gibi önemli bir sorumluluk üstlendi. Ardından, Karabağlar'ın karanlık sokaklarında ülkücü gençliğin rehberi, Karabağlar Ülkü Ocakları Derneği’nin başkanı oldu. Onun varlığı, İzmir’in çetin mücadelesinde bir kale, bir direniş noktasıydı. O, masasında oturup bekleyen biri değildi; o, cephenin en önünde duran, ailesine duyduğu sevgi kadar davasına sadık bir kahramandı.
KARABAĞLAR’DA SON YÜRÜYÜŞ
Takvimler, 24 Ocak 1980’i gösteriyordu. Hava buz kesmiş, ülkenin üzerine çöken siyasi gerilim gökyüzünü karartmıştı. Karabağlar Mahallesi’ndeki evinden, en sıradan işini halletmek üzere, bakkala doğru yola çıktı. Yanında, hayatının tanığı ve emaneti olarak gördüğü, canından bir parça olan kardeşi Süleyman vardı. O anların ne kadar tehlikeli olduğunun farkındaydı. Zira bir ülkü ocağı başkanı için en basit günlük adım bile, ölümün gölgesinde atılıyordu.
BİR KAHRAMANIN SON KARARI
O an, tarihe geçecek bir fedakârlık eylemi gerçekleşti. Özcan Karabulut, belinde taşıdığı tek koruyucu kalkanı, tabancasını tereddütsüzce çıkardı ve kardeşi Süleyman'ın eline tutuşturdu. Bu, sadece bir silah devri değil, kardeşinin can güvenliğini kendi savunmasızlığı pahasına sağlama kararıydı. O, kendini değil, yanındaki fidanı düşünmüştü.
Ancak pusudaki hain, gölgede bekliyordu. Devrimci komünist Hıdır Aslan, kahpeliğin en alçakça biçimiyle, bir anda silahını ateşledi. Özcan, en kritik anda karşılık verme yeteneğini, kardeşini koruma adına feda etmişti. Silahı tutan Süleyman ise, yaşının küçüklüğünden ötürü, o dehşet anında silahı kullanamadı.
Kahpece kurulan bu pusu, Karabulut’u ağır yaraladı. Karşısında duran alçağın namlusu, İzmir’in o çetin kış gününde, bir ülkü devi olan Özcan Karabulut'u vurdu. O, düştüğü yerde, inancından zerre taviz vermeden şehit oldu.
ARDINDAN KALAN MİRAS
24 Ocak 1980, sadece bir şehadetin tarihi değil, geride kalan 17 yaşındaki genç bir eşin ve 15 aylık kundaklık kızı Özlem'in yetimliğe yürüdüğü günün başlangıcı oldu. Eşi, gencecik yaşına rağmen dul kaldı ve İzmir'deki tüm köprüleri yakarak, kimsesiz ve yalnız başına, kızıyla birlikte köylerine geri dönmek zorunda kaldı. Yardım edenleri, kollayanları yoktu. Onların acısı, Özcan'ın destansı mücadelesinin bedeliydi.
Fakat Karabulut'u vuran hain, Hıdır Aslan, milletin adaletinden kaçamadı. İşlediği cinayetin bedelini daha sonra idam sehpasına yürüyerek ödedi.
Özcan Karabulut, hayatını bir inanca adamış, en son anında bile kardeşini düşünerek kendini kalkan etmiş, yüreğiyle düşmanının karşısına dikilmişti. O, sadece toprağa değil, milletinin şeref sayfalarına gömülmüştür.
“O, karanlığa bir mum yakmak için kendi ömrünü ateşe verdi. 1980’in o soğuk gününde düşerken, ardında bıraktığı sarsılmaz duruş, yüzlerce yıla bedel bir kahramanlık destanına dönüştü.”