“Bazı hayatlar bir kitap gibi açılmaz; bir fidanın toprağa adanışı gibi, bir destan gibi kanla yazılır.”
KİMLİK VE ADANMIŞLIK YEMİNİ
1960 yılının Suruç’unda, Şanlıurfa’nın bereketli ancak çetin coğrafyasında, kısa ancak alev topu gibi parlayacak bir ömre gözlerini açtı ŞÜKRÜ ÖZTÜRK. O, yalnızca bir birey değil, inandığı değerlerin temsilcisi, bir Ülkücü Şehitti. İlk ve ortaokul sıralarını Suruç’ta tamamladıktan sonra, fikri uyanışını beslemek için bir süre Gaziantep’in yollarını tuttu. Ancak ruhu, mücadele alanının Suruç olduğunu biliyordu. Eğitimini tamamlayıp geri döndüğünde, eli mesleğine, kalbi ise davasına adanmıştı.
FİKİR KALESİ: BOZKURT KİTAPEVİ
Şükrü Öztürk, yalnızca bir esnaf değildi; o, düşüncenin ve direnişin neferliğini seçmişti. Bir kitapçılık dükkanı açtı ve ona sembolik bir isim verdi: Bozkurt Kitapevi. Burası, sadece ticaretin yapıldığı bir yer değil, karanlığa karşı ışığın yayıldığı bir kale, fikrin çelikten bir kalesine dönüştü.
O, mücadelesinin bedelinin farkındaydı. Kitabın gücünden korkanlar, fikrin yayılmasını engellemek isteyenler vardı. Bu yüzdendir ki, hayatı pahasına savunduğu Kitapevi, defalarca saldırıya uğradı. O, her saldırıdan sonra kapılarını daha güçlü bir inançla açtı. O, mermilerle değil, mürekkeple savaşan bir kahramandı ve geri adım atmak, onun lugatında yoktu.
O KARANLIK DÜĞÜN GECESİ
Zaman, 23 Ocak 1980’i gösteriyordu. Şanlıurfa’nın sokakları, o gece bir düğünün neşeli sesleriyle yankılanıyordu. Ancak bu coşku, sinsi bir ihanetin perdesi oldu. Şükrü, evinde, davasının sessizliğinde otururken, pusu kurulmuştu. Sayıları sekizi bulan, kinle bilenmiş bir grup, onu evinden çağırdı. Bir yiğide yakışan, yüz yüze bir mücadele değildi bu; alçakça bir çağrı ve organize bir saldırıydı.
Şükrü Öztürk, inandığı değerlerin bedelini ödemeye çağıran bu ihanet çemberine, evinin eşiğinden kararlılıkla adım attı.
SON NEFES: SOKAK ORTASINDAKİ ZAFER
Karanlık sokağın ortasında, sekiz kişi, bir gence karşı demir sopaları acımasızca salladılar. Bu, bir çatışma değil, bir infaz girişimiydi. Fikir kalesini savunan bedeni, ağır darbelerle karşıladı. Vurulmaya devam etti, düşmeye direndi ve nihayet, bayılana dek dövüldü. Sokak, onun sessiz direnişine şahitti.
Ancak zalimler, baygın bir bedenin bile ruhunu taşıyan fikirden korkuyorlardı. Onu susturmak yetmemişti; onu ortadan kaldırmak gerekiyordu. İçlerinden biri silahını çekti. Şükrü’nün direnişini sembolize eden ayaklarına, ruhunu taşıyan göğsüne ve davasının ışığı olan başına art arda ateş etti.
Kurşunların girdiği yerden, bir şehidin kanı akmaya başladı. Bir esnafın, bir kitapçının, inanç uğruna verdiği son nefesin mührüydü bu kan. Sekiz kişi, Şükrü’yü kanlar içinde, o düğün gecesinin karanlık sokağında bırakıp gitti.
23 Ocak 1980’de, Şanlıurfa, en genç ve en cesur evlatlarından birini, davasına adadığı toprağa şehit verdi. Şükrü Öztürk, bedeni yere düştüğünde dahi, inanç feneri Bozkurt Kitapevi’nin ruhunu ayakta bıraktı.
“O, bir kitabın sayfasında değil, 23 Ocak 1980’in destanlaşmış toprağında, Şanlıurfa’da ebediyete intikal eden fikrin sarsılmaz mührüdür.”