"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; memleketin kaderine imza atar, bir bayrak gibi göğe çekilir."
HÜSEYİN ULUCAN: MİLLETİN DİREKSİYONUNDAKİ YÜREK
VATANIN KÖKLERİNDE BİR DEV ADAM
O, sıradanlığın perdesi ardında gizlenen büyük bir fedakârlığın timsaliydi. Hüseyin Ulucan. İstanbul’un karmaşık caddelerinde hayatını kazanan bir şofördü. İstanbul Otobüs İşletmesindeki direksiyonu, sadece ekmek teknesi değil, aynı zamanda 1980 öncesinin fırtınalı günlerinde ailesine kurduğu yuvanın da kalkanıydı. Karaköy’de ikamet ediyordu; sıradan bir hayatın zorunluğunu, evli ve üç evlat babası olmanın kutsi sorumluluğuyla taşıyordu. Onun elleri sadece otobüsün vitesini değil, aynı zamanda üç masum çocuğun geleceğini de yönetiyordu.
EKMEK VE İDEAL UĞRUNA BİR ÖMÜR
Hüseyin Ulucan’ın omuzlarında iki büyük yük vardı: Biri, ailesinin rızkı; diğeri ise vatanın bekası. O, sadece bir şoför değildi; o, idealist bir neferdi. Kuru kuruya bir meslek hayatını reddetmiş, ruhunu MHP Beyoğlu teşkilatının davasına adamıştı. Sadece üye olmakla kalmadı, teşkilatın yönetim kurulunda görev alarak, Beyoğlu’nun karanlık sokaklarında ülkücü hareketin sesi, vicdanı ve karar mekanizması olmuştu. Bu görev, tehlikeyi bile bile kabul etmek, her gün sevdiklerine veda ederek yola çıkmak demekti.
ATEŞTEN GÖREVİN SON VARDİYASI
Takvimler 18 Ocak 1980’i gösterdiğinde, memleketin üzerinde kara bir bulut dolaşıyordu. Her köşe başında pusu, her durakta tehdit vardı. Fakat Hüseyin Ulucan, her vatansever gibi, görevinden geri durmadı. O gün, Şişli Hürriyet Mahallesi Son Durak’ta otobüsünün başında, yolcularını bekleyen bir nöbetçi gibi duruyordu. Belki o an, üç çocuğunun gülen yüzünü, belki de vatanın geleceğini düşünüyordu. Direksiyon başında, hizmet vazifesini yerine getirirken, düşman, en beklenmedik anda, en alçakça saldırıyı planladı.
18 OCAK 1980: VEDANIN DURAK NOKTASI
İdeallere düşman, karanlık ve kalleş eller, bir şoförün, bir babanın, bir vatan evladının bu masum bekleyişini hedef aldı. Hüseyin Ulucan, ekmeği ve davası için durduğu yerde, komünist militanlar tarafından kurşun yağmuruna tutuldu. O an, Hürriyet Mahallesi’ndeki son durak, şehadetin kutlu meydanına dönüştü. O, kaçmadı, yılmadı; otobüsünün, yani milletin hizmet aracının başında, son nefesini Hakk’a ve hakikate adadı. O’nun bedeni o gün orada düştü, ama ruhu, ülkücü hareketin davasına ebediyen bir nişan olarak kazındı.
"Hüseyin Ulucan, 18 Ocak 1980’de, yolcu beklerken şehit edilmedi; o, fedakârlığın ve cesaretin son yolcularını uğurlarken sonsuzluğa yürüdü. Onun son durağı, milletin hafızasında ebediyete açılan ilk kapı olmuştur. Ruhun şad, Ülküdaşım!"