"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz, destan yazmak için adanır. Onlar, en karanlık gecede bile sönmeyen meşaledir."
KİMLİĞİ VE ADANMIŞLIĞI
Adana’nın sıcağında, çilekeş ve yiğit bir yürekle büyüdü. O, 40 yıllık ömründe hem bir babanın şefkatini, hem de davasının sarsılmaz bekçiliğini taşıdı: Ömer Uğurludoğan.
Evliydi, biricik bir evlat babasıydı. Sarıçam İlçesinde kurulu yuvasında, alın teriyle rızkını kazanmanın onurunu yaşıyordu. Bir özel kuruluşun şoförüydü; ama ideallerine olan bağlılığı, onu sadece bir meslek sahibi değil, aynı zamanda milleti için mesai dışı görev yapan bir nefer yapıyordu. Boş zamanlarında kendi aracıyla direksiyon sallayan bir esnaf/taksici olarak, ülküye adanmışlığın sıradan hayattaki en büyük kahramanlık olduğunu ispatlıyordu. O, milletine hizmeti, ailesine olan mesuliyetiyle birleştiren sade bir kahramandı.
KARANLIĞIN KUŞATTIĞI HİLAL
Tarih, 17 Ocak 1980’i gösterdiğinde, Adana kışın soğuğuyla değil, kızıl ihanetin ateşiyle kavruluyordu. Ülkücü hareketin üzerine, komünist örgütler korkunç bir şiddet dalgasıyla yürüyorlardı. Ancak bu saldırıları dehşet verici kılan, arka plandaki karanlık destekti: Vatanın bekçisi olması gereken POL-DER’li polislerin zehirli nefesi, eli kanlı cellatlara cesaret veriyordu. Ömer Uğurludoğan, bu tehlikenin ortasında, ailesini ve davasını koruyan dimdik bir kaleydi.
SON SABAH VE YÜREKLERE KAZINAN EYLEM
O sabah, her zamanki gibi rızkının peşine düşmek için kendi aracına yöneldi. Evden işe, hayattan kavgaya uzanan o bilindik yolda, pusu kurulmuştu.
Vatanın sinesine hançer sokmaya çalışan o kızıl Moskof dölleri, bir Bozkurt’un canına kastetmek için en alçakça yolu seçtiler. Ömer Uğurludoğan, henüz araca binerken, karanlıktan çıkan korkak eller ateş açtı.
Hedef, sadece bir hayat değil, sarsılmaz bir imandı. O kahraman, namert kurşunun alnına değil, davasının kalbine sıkıldığını bilerek, hain mermi şakağından isabet ettiğinde dahi, onurunu asla düşürmedi. Hayatının en son anında bile geride bıraktığı miras, bir direniş yemini oldu.
ŞEHİTLER KERVANINDA BİR BOZKURT
17 Ocak 1980, Adana’da sadece bir sabah değil, sonsuzluğa giden bir yolculuğun başlangıcıydı. Ömer Uğurludoğan, canını Hakk’a teslim ettiği o soğuk günde, artık ne bir esnaf, ne de bir şofördü. O, şehadetle taçlandırılmış bir Bozkurt, adı altın harflerle Ülkücü Şehitler kervanına yazılan bir yiğitti.
Kızıl ihanet, bir hayatı söndürdüğünü zannederken; o, adıyla ve duruşuyla, gelecek nesillere aktarılacak devasa bir fedakarlık meşalesini yakmış oldu.
"O, sadece şehit düşmedi; adanmışlığın ve cesaretin, 17 Ocak 1980 sabahında Adana semalarına kazınan ebedi bir imzası oldu."