"Bazı hayatlar takvimlerle değil, taşıdıkları davanın ağırlığıyla ölçülür."
KİMLİĞİ VE ADANMIŞLIK YEMİNİ
Tokat’ın bereketli topraklarından İstanbul’un çalkantılı meydanlarına uzanan, kısa ama şerefle dolu bir yolculuktu onunkisi. Adı: Hasan Yükler. Henüz 28 yaşındaydı, geleceği avuçlarında tutan, hukukun kutsal terazisini öğrenen bir idealistti. İstanbul Hukuk Fakültesi’nin üçüncü sınıfında, sadece yasaları değil, aynı zamanda milletinin geleceğini de kalbine yazan bir öğrenci. Ancak o, sadece ders kitaplarına bağlı kalmadı; Ülkü Ocakları Derneği’nin eski yöneticilerinden biri olarak, varlığını çetin bir davanın hizmetine adamıştı. Onun hayatı, bir dönemin çalkantılı sularında, ülküye adanmış bir neferin cesaret manifestosuydu.
SON VAZİFE VE ONURLU DÖNÜŞ
Takvimler 15 Ocak 1979’u gösterirken, Hasan Yükler, ülküdaşlarıyla birlikte hayati bir görevi tamamlamanın huzurunu yaşıyordu. Başbuğ Alparslan Türkeş’i İstanbul’dan uğurlamış, son adımlarına refakat etmişlerdi. Bir devrin liderine verilen bu veda, aynı zamanda yeni bir döneme dair sarsılmaz bir bağlılığın ilanıydı.
Yeşilköy (Atatürk) Havaalanı’ndan geri dönerken, o otomobilde sadece dört ülküdaş yoktu; omuzlarında taşıdıkları davanın ağırlığı, geleceğe dair umutları ve sarsılmaz kardeşlikleri vardı. Oğuzhan Akıncı, Muammer Yıldırım, Hasan Yükler ve kurtulan Ahmet Çakar... Dört yiğit, görevleri tamamlamış olmanın verdiği gururla ilerlerken, İstanbul’un sahil yolu, onların kaderinin kesişme noktası oldu.
KARANLIĞIN ÇARPIŞMASI
Görev bitmiş, ruhlar dinlenmeye hazırlanırken, kader aniden ve acımasızca devreye girdi. Sahil yolunda, umutları taşıyan o otomobil, bir TIR’la çarpışarak sarsılmaz duvarlara tosladı. Bir anlık metal sesi ve sessizlik, bir dönemin en fedakâr evlatlarından üçünün hayatını trajediyle mühürledi.
Bu elim kaza, sadece çelik ve camın değil, aynı zamanda gençliğin ve adanmışlığın kırıldığı an oldu. Olayın yaşandığı o karanlık saatte, iki kahraman (Oğuzhan Akıncı ve Muammer Yıldırım) hemen orada, davasına şahitlik edercesine ebediyete yürüdü.
ÜÇ GÜNLÜK DİRENİŞ VE EBEDİ ŞEHADET
Ancak Hasan Yükler’in kahramanlığı, o an bitmedi. Vücudu ağır yaralarla mücadele ederken, ruhu ülkülerinin ateşiyle yanmaya devam etti. Hastane odasında, tam üç gün boyunca, iki ülküdaşının izinden gitmemek için direndi. Hayatla ölüm arasındaki ince çizgide, 28 yıllık ömrünün her zerresini mücadeleye adadı.
Bu üç günlük direniş, onun davasına olan son sadakatiydi. O, son nefesine kadar ülkücülüğün ne demek olduğunu kanıtladı. 15 Ocak 1979’da, yaralarından gelen çağrıya daha fazla direnemeyerek, tıpkı Tokat’ın yiğit evladı olması gibi, İstanbul’un şahitliğinde vatanın kutsal topraklarına düştü. Hasan Yükler, sadece bir kurban değil, son ana kadar direnen, davasına ölümünden üç gün sonra bile sadık kalan bir şehit olarak tarihe kazındı.
Bir ülkü uğruna verilen o son nefes, ne zaman verilirse verilsin, imanın ve cesaretin en güçlü delilidir."