“Bazı hayatlar bir destanın mührüdür; kalemle başladıkları yolu, kanlarıyla tamamlarlar.”
MÜHÜR VE KİMLİĞİ
Amasya’nın bereketli topraklarında yeşeren bir fidandı o; 1952 yılında dünyaya gözlerini açtı. Adı RECEP ÇAKIR’dı. Daha 28 yaşındaydı. Gencecikti, önünde koca bir ömür, kalbinde ise vatan sevdası vardı. Henüz evlilik bağları kurmamış, tüm enerjisini ve adanmışlığını milletine adamış, bekar bir kahramandı. Onun kimliği sadece adı ve soyadı değildi; o, idealizmin ve geleceğe duyulan büyük umudun vücut bulmuş haliydi.
ADANMIŞLIĞIN YOLU
Recep Çakır, Amasya Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olduğunda elinde tuttuğu diploma, bir meslek belgesi değil, bir yemin metniydi. O, karanlığın en yoğun olduğu dönemde ışık saçmayı seçti. İstanbul’a, metropolün çalkantılı kalbine yürüdü. Cevrikalfa İlkokulu’nda görevine başladığında, biliyordu ki onun en büyük silahı barut değil, ilimdi; onun kalkanı çelik değil, kalemiydi. Bu idealist ülküdaşımız, genç dimağlara sadece harfleri değil, milli şuuru, fedakârlığı ve onurlu duruşu nakşetmeye ant içmişti.
O KARANLIK AKŞAM
Takvimler 14 Ocak 1980’i gösteriyordu. İstanbul, dev bir ateş çemberi haline gelmişti ve bu ateş, en temiz yürekleri yakmaya niyetliydi. Gün, alaca karanlığa dönerken, saatler 18.30 sıralarını vurduğunda, Recep Çakır Cankurtaran’da yürüyordu.
O, inandığı değerlerin peşinde yürüyen bir öğretmendi. Üstünde sadece mesleğinin onuru vardı; o, silahsızdı, çünkü şiddeti değil, aydınlığı yaymaya gelmişti bu dünyaya. Ancak pusuda bekleyenler, o dönemin ruhsuz ve gözü dönmüş devrimci solcu-komünist katilleriydi. Onlar, kalemin gücünden, öğretmenin duruşundan ve ülkücü adanmışlıktan korkuyorlardı.
ATEŞ ÇEMBERİ VE SON DİRENİŞ
O akşam, Cankurtaran sokakları bir tuzağa dönüştü. Kahpece hazırlanan bu kalleş pusu, bir öğretmenin hayatına mal olacaktı. Silahsız olmasına, sadece mesleğinin kutsallığıyla yürüyor olmasına rağmen, zalimler merhametsizdi. Silahlar patladı. Kurşunlar yağmur gibi yağdı; bir milletin geleceğini aydınlatmaya çalışan bir ışığı, zorbalıkla söndürmek istiyorlardı.
Recep Çakır oracıkta, ideallerinin sarsılmazlığıyla yere düştü. Olay yerinde yapılan inceleme, düşmanın korkusunun büyüklüğünü kanıtlıyordu: Tam 14 mermi boş kovanı bulundu. Bu 14 kovan, sadece Recep Çakır’ın şehadetini değil, aynı zamanda kalemden korkanların ne denli aciz ve vahşi olduğunu tescil eden kanlı bir mühürdü. 28 yıllık hayatını vatanına feda eden öğretmenimiz, 14 Ocak 1980’de şehadete yürüdü ve ismini tarihin onurlu sayfalarına kazıdı. O, ders verdiği kürsüden, doğrudan ölümsüzlüğe yükseldi.
“Öğretmenin şehadeti, eğitimin duruşunu sonsuzlaştırır. Kurşunlar bedeni durdurabilir, ama ruhun destanını asla susturamaz.”