"Kimi insanlar hayatı sadece yaşamazlar; hayatı, uğruna ölmeye değer bir destan olarak yazarlar. Yavuz Özkaya da kalemini kanıyla mühürleyenlerdendi."
MİLLETİN NEFERİ VE ADANMIŞLIĞIN DOĞUŞU
1955 yılının çetin kış şartlarında, Anadolu’nun kadim yurdu VAN-ÇALDIRAN’da açtı gözlerini Yavuz Özkaya. Adanmışlık tohumları, daha o topraklarda filizlenmeye başlamıştı. Kaderi onu 1963 yılında, fikirlerinin filizleneceği yer olan ADANA’ya taşıdı. Burada, Adana Erkek Lisesi’nin sıralarında oturduğu andan itibaren, sadece ders çalışan bir öğrenci değil, milletinin geleceğine omuz vermeyi şiar edinmiş bir ülküdaş olarak yetişti. Yüksek tahsilini Adana Eğitim Enstitüsü’nden başarıyla tamamladı. Artık o, kuru bilgiyi aktaran bir memur değil; ülkü ateşini yüreğinde taşıyan, genç dimağlara ilim ve irfanı aşılayan bir ÖĞRETMEN’di.
BİR ÖĞRETMENİN VEDASI
Mesleğini icra etmeye Adana İmam Hatip Lisesi’nde Fen Bilgisi Öğretmeni olarak başladı. Yavuz Özkaya, kürsüden sadece madde ve enerjiyi değil, aynı zamanda ruhun ve duruşun enerjisini de anlatıyordu. O, sadece bir öğretmen değildi; hitabeti kuvvetli, kalemi keskin, iyi bir HATİP ve YAZAR’dı. Toplumsal konulara olan derin ilgisi ve aktif duruşuyla çevresinde ışık saçıyordu. Sanatın gücünü davasına katmış, "YAŞADIKÇA ÖLÜRÜM" adını verdiği tiyatro eseriyle sahneye çıkmış ve bu eseriyle büyük yankı uyandırmıştı. Bu eser, sadece bir oyun değil, Yavuz’un hayata dair kurduğu felsefenin, ölüme meydan okuyan duruşunun kehanetiydi.
BİR AİLE, BİR HAREKET
Yavuz Özkaya’nın evi, İstiklal Mahallesi 228. Sokak’ta, sadece bir yuva değil, aynı zamanda idealizm sığınağıydı. Kardeşlik bağları, Ülkü bağlarıyla perçinlenmişti. Ağabeyi Oğuz, omuz omuza mücadele ettiği bir ülküdaştı; Adana’nın davasına hizmet eden Ülkücü Esnaflar Derneği’nin başkanlığını yürütüyor, bir kitapevi işletiyordu. Kız kardeşi Müzeyyen de öğretmenlik yaparak aynı yolu yürüyordu. Onlar üç kardeşti; üç nefer, üç idealist. Biliyorlardı ki, vatan sevgisiyle yanıp tutuşanların yolu daima pusu ve tehlikeyle çevriliydi.
SON CUMA SABAHI
Miladi takvim 12 OCAK 1979’u gösteriyordu. Soğuk bir CUMA sabahıydı. Mübarek bir günün huzuruna hazırlanan kent henüz uyanmamıştı. Saatler 07.00 ile 08.00 arasını işaret ederken, kahraman Yavuz Özkaya, ağabeyi Oğuz ve kız kardeşi Müzeyyen ile birlikte evlerinin eşiğinden dışarı adım attı. Üç kardeş, üç ülküdaş, karanlığa doğru yürüyordu.
Ancak, pusu çoktan kurulmuştu. Hürriyet ve adalet davasına kin besleyen KOMÜNİST MİLİTANLAR, bu kahramanlar sokağa çıkar çıkmaz silahlarını ateşledi. İlk kurşun, en önde, idealizmin neferi olan Öğretmen Yavuz’a isabet etti.
Karanlıkta bir feryat işitildi. Bu, teslimiyetin sesi değil, son nefeste dahi Hakk’a şahitliğin çığlığıydı. Kurşunlar vatanperver bedene yağmaya devam ederken, ağabey Oğuz, bir an bile tereddüt etmeden, düşenin değil, yükselenin yanına koştu. Kardeşine siper olmak için can havliyle ona sarıldı. Kahramanlık anı işte o saniyede dondu: Oğuz da vurulmuştu. Kız kardeşleri Müzeyyen’in çaresiz acı feryadı o sokağın duvarlarına çarptı.
Ağabeyi Oğuz Özkaya, gözünü kaybederek bedeli ağır bir şekilde bu saldırıdan kurtulmayı başardı. Ancak Öğretmen Yavuz Özkaya, geride bıraktığı destansı duruşla, Adana İstiklal Mahallesi 228. Sokak’ta, ideallerinin zirvesinde 24 yaşında ŞEHİT oldu. O, yaşarken öleceğini biliyordu; nitekim kendi yazdığı eserin adını alnının ortasına yazdırarak, ebediyete intikal etti.
"Yavuz Özkaya’nın 12 Ocak 1979 sabahı attığı son adım, bir öğretmenin vazifesi değil; bir milletin namusu için ateşe yürüyüşünün ebedi bir dersi olmuştur."