"Bazı hayatlar bir kitaba sığmaz, sadece bayraklaşır; yürünen yolun sonu, adanmışlığın en yüce şahidi olur."
KÖKLER VE YÜREĞİNDEKİ YEMİN
Oğuzhan Akıncı, henüz yirmi bir bahar yaşamış, ancak gençliğinin üzerine büyük bir idealin yükünü almış bir yiğitti. Doğduğu yer olan Kırıkkale'nin sinesinden, geleceğin davasını omuzlamak üzere İstanbul’a uzanmıştı. O, sadece bir öğrenci değildi; İstanbul Hukuk Fakültesi’nin üçüncü sınıfında, sadece kanunların değil, aynı zamanda hakkaniyetin yılmaz savunucusu olmak için bileğini eğiten bir neferdi.
İDEALİN SAVAŞÇISI VE KALESİ
İstanbul’da adresi, sadece bir oda numarası değil, bir adanmışlık merkeziydi: İstanbul Atatürk Öğrenci Yurdu/Sitesinde kalıyordu. Ancak Oğuzhan Akıncı’yı çağın karmaşasında ayıran, taşıdığı liderlik vasfıydı. O, gençliğin ve hukukun kesişim noktasında duruyordu; İstanbul Ülkücü Gençlik Derneği’nin Hukuk masası başkanıydı. Bu makam, onun sadece öğrenmekle yetinmeyen, aynı zamanda yol göstermeyi ve zorlu mücadelelere hukukun kalkanıyla çıkmayı seçtiğinin bir nişanesiydi.
SON GÖREV: LİDERE SADAKATİN YOLCULUĞU
1979 yılının o soğuk Ocak ayı, görev bilincinin en yüce örneğine sahne oldu. Başbuğ Alparslan Türkeş İstanbul’a gelmiş, şimdi ise başkente dönme vakti gelmişti. Lidere gösterilen sadakat, vazgeçilmez bir görevdi. Oğuzhan Akıncı ve onunla aynı yolda yürüyen üç ülküdaşı, Başbuğ’u uğurlama onurunu taşımak üzere havaalanına gittiler.
KARANLIĞA YÜRÜYEN DÖRTLÜ
Görev tamamlanmıştı. Başbuğ Ankara’ya uğurlanmış, geriye sadece yurda dönüş kalmıştı. Bir otomobilde dört ülkücü nefer, tarihin en acı ve en onurlu dönüş yolculuğuna çıkıyordu: Oğuzhan Akıncı, Muammer Yıldırım, Hasan Yükler ve bu elim felaketin tanığı olacak olan Ahmet Çakar. Yeşilköy (Atatürk) Havaalanından ayrılıp sahil yolunda ilerlerlerken, ne var ki, kader onlara başka bir rota çizmişti.
12 OCAK 1979: ŞEHADETİN ÇARPIŞMASI
Takvimler, 12 Ocak 1979’u gösteriyordu. Otoyolun sarsılmaz güvenliği, ansızın gelen bir felaketle yarıldı. Sahil yolunda seyreden otomobilleri, dehşet verici bir hızla bir TIR ile çarpıştı. Bu ‘elim kaza’, sadece metal yığınlarını değil, aynı zamanda ülkücü hareketin geleceğine adanmış üç genç hayatı da paramparça etti. Bu yıkımdan sadece Ahmet Çakar sağ kurtulabildi; o, bu kahramanlığın ve fedakarlığın canlı tanığı oldu.
Oğuzhan Akıncı ve Muammer Yıldırım, çarpışmanın yaşandığı o an, yirmi bir yıllık kısa, ancak adanmış hayatlarının en yüce zirvesine ulaştılar; şehadet makamına eriştiler. Hasan Yükler ise, aralarındaki bağın gücüyle üç gün daha hayata tutundu, ancak sonunda o da kaldırıldığı hastanede, yoldaşlarının ardına, ebediyete göç etti.
Onlar, sadece bir kazada değil, üstlendikleri görevin şerefi uğruna, o kutlu yolculukta şehit oldular. Genç bir hukukçu, bir ülkücü başkan, 21 yaşında, adalet aşkıyla atan kalbini ülkesine emanet ederek sonsuzluğa yürüdü.
"Onlar, gidenin ardından dönmek yerine, o yolda kalmayı seçenlerdir; 12 Ocak 1979 ise, genç bir yiğidin sonsuzluğa attığı cesur imza olarak tarihe kazınmıştır."