"Bazı hayatlar, sadece bir dava uğruna atılan sıradan adımlardan ibaret değildir; onlar, karanlık bir çağda bile ışığı seçenlerin, bedelini canıyla ödeyenlerin destanlarıdır."
ADANMIŞ BİR RUHUN KİMLİĞİ
Onun adı, bir inancın ve çelikten bir duruşun simgesiydi: AHMET YAŞAR. Kayıtlar onu net bir titrle anar: ÜLKÜCÜ ŞEHİT. O, sadece bir birey değil, 1980 öncesinin fırtınalı yıllarında vatanın geleceği uğruna yemin etmiş bir adanmışlığın ta kendisiydi.
BİLİNMEYENLERİN ŞEREFİ
Olgusal kayıtlar bazen bir kahramanın geçmişindeki detayları eksik bırakır. Ahmet Yaşar’ın hangi toprağın çocuğu olarak doğduğu (DOĞDUĞU YER) veya hangi mesleği icra ederek (MESLEĞİ) hayatını kazandığına dair bilgiler, zamanın sisleri arasında kaybolmuştur.
Ancak bu bilinmezlik, onun fedakârlığını gölgelemez; aksine, yüceltir. O, ne bir unvanın ne de bir yerin kahramanıydı; o, sadece bir Ülkü uğruna var olan isimsiz neferlerin temsilcisiydi. Onun tek kimliği, milletine olan sarsılmaz bağlılığıydı ve bu, tüm mesleklerden ve tüm coğrafyalardan daha kutsaldı.
ADANA SEMALARINDA SON YÜRÜYÜŞ
Soğuk bir kış sabahıydı. Takvimler, kan ve mücadeleyle dolu bir yılı, 10 OCAK 1980’i işaret ediyordu. Mekân, çetin yılların çatışma noktalarından biri olan ADANA idi.
Saat, henüz hayatın uyanmaya başladığı bir vakitti: 07.30 sıralarıydı. Ahmet Yaşar, her gün yaptığı gibi, o sabah da hayatın zorlu döngüsüne katılmak üzere, inancının gücüyle işine doğru yola çıkmıştı. Bu sıradan yürüyüş, aslında onun her gün yeniden verdiği bir sözdü; boyun eğmeyişin, davasından dönmeyişin sessiz bir göstergesiydi.
VAKUR DURUŞ VE KIZIL TUZAK
Olay Günü’nün detayları, ne bir çatışma sahnesi ne de bir karşılık verme anı ile süslüdür. Çünkü o, tehlikenin onu beklediğini bilerek, davasının gerektirdiği duruşla yürüyordu.
Pusuda bekleyenler ise, ülkenin ruhunu karartmaya yemin etmiş karanlık zihniyetin temsilcileriydi: Devrimci solcu-komünist militanlar. Onlar, Ahmet Yaşar’ın sadece bir hayatı değil, temsil ettiği inancı da susturmak istiyorlardı. Sabahın aydınlığına karışan hain bir eylemle, O’na kurşun sıkarak saldırdılar.
Ahmet Yaşar, ne bir savaşçı edasıyla kılıç salladı ne de bir komutan gibi emir verdi. O, sadece işine giden, sıradan bir hayatın içinde büyük bir ideali taşıyan kahramandı. Onun son anı, bilinmeyen bir sokakta, vatan yolunda atılmış o son adımın mühürlenişi oldu. Kurşunlar onu durdurabilse de, davasını asla sindiremedi.
EBEDİ BİR YAZGI: ŞEHADET
Ahmet Yaşar, o zorlu sabah, işine gitme kararlılığını, davasına adanmışlığın en yüksek mertebesine taşıyarak ŞEHİT oldu. O, kendi hayat hikayesini, sadece kuru bir kayıttan ibaret değil; bir milletin var olma mücadelesine yazılmış ebedi ve destansı bir mühür olarak bıraktı.
"Bazı isimler toprağa düşer, ama ruhları tüm bir milletin ufkunda bayraklaşır; Ahmet Yaşar, 10 Ocak 1980’den bu yana o bayraklardan biridir."