"Bazı ruhlar, ömürlerinin kısalığına sığmayacak kadar büyük bir ülkü taşır; onlar ki, inancın bedelini canlarıyla ödeyenlerdir."
KİMLİĞİ VE İDEALLER ŞEHRİ
O, Eskişehir’in kalbi olan Kırmızı Toprak mahallesinde, bir yiğitlik tohumu olarak dünyaya geldi. Adı Levent Gülpınarlı’ydı. Henüz delikanlılık çağındayken, Türkiye’nin çalkantılı sokaklarında bir duruş, bir kimlik edinme vaktinin geldiğini anlamıştı. Eskişehir Atatürk Lisesi’nin sıraları, onun sadece akademik bilgiyi değil, aynı zamanda manevi bir sorumluluğu da öğrendiği yer oldu. Lise yıllarının son demlerinde, ülkesine ve inancına duyduğu derin sevgi onu, vicdanının sesi olan Ülkücü Harekete çağırdı. Eskişehir Eğitim Fakültesine kayıt yaptırdığında, artık sadece bir öğrenci değil, hayatını Türk-İslam Ülküsü’nün büyük davasına adamış, inancını her zerresinde yaşatan bir neferdi.
ADANMIŞLIĞIN ATEŞTEN YOLU
Levent, karanlığın kol gezdiği o yıllarda dahi, duruşundan ve idealinden asla taviz vermedi. O’nun için hayat, sadece bir var olma mücadelesi değil, aynı zamanda taşıdığı kutsal değerleri koruma yeminiydi. Cesareti, genç yaşının coşkusuyla değil, köklerinden gelen sarsılmaz inancıyla besleniyordu. Her adımı, savunduğu davanın şahidiydi.
O ALÇAKÇA PUSU VE SON YÜRÜYÜŞ
Takvimler 1980 yılının o soğuk Ocak ayını gösteriyordu. 07 Ocak günü, Levent Eğitim Fakültesinden çıkmış, her zamanki gibi evine, Kırmızı Toprak mahallesine doğru yürüyordu. Bu yürüyüş, ne yazık ki, onun şehadetine giden son kutsal yolculuk olacaktı. Kızıl Toprak mahallesindeki Fatih İlkokulunun önüne vardığında, yalnızlığını fırsat bilen bir grup komünist militan tarafından kıstırıldı.
Bu, bir çatışma değildi; bu, pusuya düşürülmüş bir gence karşı işlenmiş bir linçti. Gözleri dönmüş alçaklar, ellerindeki demir çubuklar ve benzeri aletlerle Levent’in üzerine çullandılar. O’nun kendini savunacak hiçbir şeyi yoktu. O, yalnızca inancını taşıyordu. O’nu yere düşürdüler, ama yere düşen sadece bedeniydi; ruhu direnmeye devam ediyordu. Vurmaya, linç etmeye devam ettiler; Levent hareket etmeyecek hale gelinceye kadar, vahşetlerini sürdürdüler.
BİR KAHRAMANIN UZUN ÇİLESİ
Ağır yaralı Levent, hastaneye kaldırıldı. O andan itibaren, onun kahramanlığı sokakta bitmedi; o, inancı uğruna aldığı yaralarla, acının en derininde yeni bir mücadele başlattı. Uzun bir süre tedavi görse de, aldığı darbeler çok ağırdı. Eskişehir’deki doktorların tüm çabasına rağmen iyileşme sağlanamayınca, ümitler İstanbul Tıp Fakültesi hastanesine taşındı.
Bu, Levent’in haftalar süren, dayanılmaz bir acı ile örülü son savaşıydı. Bedenin direncini yitirdiği, umutların tükendiği anlarda dahi, Levent’in imanı dimdik ayaktaydı.
SON SECDE VE EBEDİ ZAFER
Uzun süren bu çileli mücadelenin sonunda, 07 Ocak 1980 tarihinde, Levent Gülpınarlı ebediyete yürüdü. Ancak O’nun ruhunu teslim etme anı dahi, adanmışlığının bir mührü oldu. Artık yatağa bağımlı, vücudunu hareket ettiremeyecek durumda olmasına rağmen, son nefesini vermeden önce, oturduğu sandalyeden işaretlerle namazını eda ediyordu.
O, bedeni tükenmiş vaziyette, işaretlerle son secdesini tamamlarken, ruhunu teslim etti. Levent Gülpınarlı, hayatının son anında dahi, bağlı olduğu Türk-İslam Ülküsü’ne verdiği sözü tutarak, inancın nasıl yaşanacağını tüm dünyaya gösteren bir abide olarak şehit oldu. O, bedeninin yenildiği yerde, ruhunun ve imanının ebedi zaferini ilan etti.
"O, sandalyede işaretle secdesini tamamlarken ruhunu teslim etti. İşte bu, bedenin bittiği yerde inancın başladığı en büyük zaferdir."