"Yüreklerindeki iman, diplomalarından önce gelen genç bir yemindi; onlar, sırtlarını karanlığa dönmek yerine, inançlarının bedelini ödemeyi seçtiler."
I. KİMLİK VE ADANMIŞLIĞIN BAŞLANGICI
Giresun’un yiğit coğrafyası, Alucra’dan filizlenen bir fidandı o. Adı Mustafa Tuna, ancak sadece bir isim değil, dönemin kasvetli göğünde parlayan 22 yıllık kısa bir meşaleydi. Gençliğinin en baharında, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin son sınıf öğrencisiydi; bilgiyi ve irfanı ilke edinmiş, ülkücü davasına adanmış bir nefer. Ailesiyle birlikte Samsun’un İlkadım mahallesinde ikamet etse de, onun asıl yuvası inandığı değerlerdi.
Samsun’da tutuşturduğu mücadele ateşi, zorlu bir dönemeçte Karadeniz’in çetin şehri Trabzon’a taşınmıştı. O, akademik kariyerinin eşiğinde duran değil, ideallerinin en ön safında yer tutan bir gençti. Hayatının her anı, bir ülkü uğruna verilen çelikleşmiş bir kararlılığın timsaliydi.
II. YÜREĞİNDEKİ ATEŞ: SON SINIFIN EŞİĞİ
Mustafa Tuna, sıradan bir öğrenci değildi; o, son sınıfın eşiğinde duran, eli kalem tutan bir kahramandı. Onu hayallerinden, ailesinden ve geleceğinden ayıran tek bir güç vardı: Adanmışlık. Trabzon’da sürdürdüğü bu kutlu mücadele, ders kitaplarının ötesinde, cesaretin ve fedakârlığın yazıldığı zorlu bir sınavdı. O, biliyordu ki, o günlerde üniversite koridorları sadece bilginin değil, aynı zamanda milli duruşun da cephesiydi.
Üniversitenin kapıları kısa bir süre için kapandığında, herkes dinlenmeyi düşlerken, Mustafa Tuna ve ülküdaşı, ailelerinin yanına, Samsun’a dönme yolculuğuna hazırlanıyorlardı. Bu, sıradan bir tatil yolculuğu değil, mücadele meydanından kısa bir ayrılış olacaktı; ne var ki, kaderin ağları çoktan örülmüştü.
III. SON ADIM: DEĞİRMENDERE TERMINALI
Takvimler 06 Ocak 1980’i gösteriyordu. Okulun tatil olmasıyla birlikte, Mustafa Tuna, ayrılmaz ülküdaşı M. Sadullah Kubilay ile birlikte yola çıktı. Hedef Samsun’du. Saatler öğlen 13.00’ı gösterirken, Trabzon-Değirmendere Otobüs Terminaline ulaştılar. Gün ortasıydı, yüzlerce masum insanın gözleri önünde, hayatın en normal akışında.
Bu hareketlilik, bekleyen hain pusu için bir kalkan değildi. Karanlık, gün ortasında, alçakça bir gölge gibi çöktü. İki genç, bir anlık vedalaşma yahut kavuşma hayalleri kurarken, kinle bilenmiş komünist militanlar tarafından vahşice hedef alındılar.
IV. 06 OCAK 1980: MİLLİ DURUŞUN BEDELİ
Terminal, yüzlerce insanın korkuyla donduğu, dehşet verici bir sahneye dönüştü. Hava, kurşun yağmurunun sağır edici sesiyle yırtıldı. Mustafa Tuna ve M. Sadullah Kubilay, o kalabalığın ortasında, adanmışlıklarının son sınavını verdiler. Silahların karşısında çelikleşen duruşları, inançlarının ve cesaretlerinin en büyük kanıtıydı.
Ne bir geri adım attılar, ne de davalarından döndüler. O an, bulundukları otogar, yalnızca Samsun’a giden bir durak olmaktan çıkıp, ebediyete giden bir şehadet meydanına dönüştü. 22 yaşındaki bu yiğit ülkücü, bir öğrenci olarak başladığı hayat yolculuğunu, davası uğruna göğsünü siper ederek şehitlik mertebesiyle taçlandırdı. Karadeniz’in iki yiğit evladı, o gün, o terminalde, yüzlerce şahidin gözleri önünde, ülkülerinin bedelini yan yana ödediler.
"Onların kanları, sadece bir cinayetin tarihi değil; gelecek nesillere miras kalan, 06 Ocak 1980’de Trabzon’da yazılmış bir onur destanının mühürüdür."