"Bazı hayatlar, sadece nefes almak için değil, uğruna savaşmak gereken bir inanç için yaşanır."
KİMLİĞİ VE İDEALLERE ADANMIŞ GENÇLİK
O, Tokat'ın ruhunu taşıyan, 26 yıllık kısa ömrüne çağlar sığdıran bir idealistti: Eyüp Gökçen. Mesleği gereği sadece bir öğrenciydi, ancak duruşu ve inancı gereği davasının yılmaz bir neferiydi. O günlerde Anadolu’nun her köşesinde olduğu gibi, üniversite sıraları da yalnızca derslerin değil, büyük ideolojik çarpışmaların da alanıydı. Eyüp, bu kutsal mücadeleye tüm benliğiyle adanmıştı.
BİR DİRENİŞ GÖÇÜ
Eyüp, ilk ateşi İstanbul Teknik Üniversitesinde (İTÜ) hissetti. Okulunun, fikri hürriyetin değil, karanlık bir ideolojinin esareti altına girdiğini gördü. O, boyun eğmeyi reddedenlerin safındaydı. Düşman rüzgârları karşısında geri adım atmak yerine, inancının eğitimle perçinlenmesi gerektiğine karar verdi. Kaydını, Adana Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisine aldırdı. Bu bir kaçış değil, davasının bayrağını güneyin sarp rüzgârlarına taşımak için zorunlu bir yer değiştirme eylemiydi.
İstanbul’dayken dahi ülkücü teşkilatların aktif görevlerinde omuz vermiş, fırtınanın ortasında duruşuyla gençliğe ışık olmuştu. Adana’ya varışı, sadece öğrenimini sürdürmek değil, idealin yeni bir cephesini kurmak demekti.
O KARANLIK GÜN VE İHANETİN SESİ
Tarih 05 Ocak 1978’i gösteriyordu. Adana sokakları, genç bir mühendisin hayallerine tanıklık ediyordu. Eyüp Gökçen, şehirde yürürken birden kör bir kaosun ortasında buldu kendini. Karşısında birbirine düşmüş, anlamsız bir çatışma yaratan iki ayrı komünist fraksiyon grubu vardı. Bu, onun temsil ettiği yüksek davanın ruhuna aykırı, yozlaşmış bir kavgaydı.
Eyüp, durumu anladı ve yüksek bir bilinçle o anlamsız çatışmadan kendini ayırmak istedi. O, başka bir hedef için yaşıyordu; bu boş şiddet sarmalından uzaklaşmaya karar verdi. Sağdaki sokağa saparak, kendi yoluna dönmek için adımını attı.
SON DURUŞ VE EBEDİ YOLCULUK
Tam o anda, arkasından gelen bir ses karanlığı ilan etti, bir tuzak kuruldu:
“Dur, polis!”
Eyüp, bir an durdu. Kalbinde, bu kavgadan uzaklaşma arzusuyla, çağrıya itaat etme tereddüdü çarpıştı. Vücudu uzaklaşmak isterken, aklı adalete inanmak istedi. O, masumiyetin sesiyle, çatışmanın olmadığı bir yola sapmaya çalıştığı anda, hain bir kurşun onun hayatını kesti.
Hukukun ve adaletin arkasına saklanan bir ihanet, gencecik bir kahramanın sırtına isabet etti.
Eyüp Gökçen, düştüğü o Adana toprağına yığıldı kaldı. O, kirli bir kavganın tarafı olmayı reddettiği anda, sadece kendi gövdesiyle değil, tüm inancıyla vurulmuştu. İşte bu an, onun büyük Şehitler kervanına katıldığı, ölümsüzlüğe yükseldiği andı.
Eyüp’ün bedeni, yurdunun ve davasının doğduğu topraklar olan memleketi Tokat’a taşındı ve orada, inandığı değerlerin sonsuz şahidi olarak toprağa verildi.
"O, sırtından vurulduğu yerde kaldı; ama ardında, adaletin sesiyle yankılanan, asla unutulmayacak bir miras bıraktı."