"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz, bir milletin kader defterine kanla ve ateşle yazılır. O, karanlık bir çağın üzerine doğan ilk ışıktı."
KİMLİĞİ VE TOPRAĞIN ÇAĞRISI
Osmaniye’nin Rizaiye Mahallesi’nde, çile ve bereketle yoğrulmuş Anadolu toprağında başladı Ruhi KILIÇKIRAN’ın destanı. Henüz çocuk yaşta, babası Ömer Efendi’nin gölgesi hayatının üzerinden çekildiğinde, küçük Ruhi’nin omuzlarına erken olgunluğun ağır yükü bindi. Annesi Münire Hanım’ın sabrı ve duasıyla büyürken, ilk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. Onun ruhu, yoksulluğun çeliğiyle dövülüyordu.
1966 yılı geldiğinde, sadece 22 yıllık ömrüne sığdıracağı kutlu yürüyüşün ilk adımı atıldı: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne kaydoldu. Bu, sadece bir eğitim değil, manevi bir göreve adanmışlık yeminiydi. Ankara'da, Site Talebe Yurdu'nda kalan Ruhi, duruşu, ikna kabiliyeti ve davranışlarıyla bir rehber gibi parladı. O, sadece bir öğrenci değil, çevresine örnek olan bir ruh disiplini abidesiydi.
YOKSULLUKTAN DOĞAN RUH DİSİPLİNİ
Şehidimizin hayatı, fedakârlığın en saf haliydi. Çok küçük yaşlarda, ağabeyi Hüseyin’le birlikte hayat kavgasına girişmişti. Daha ilkokuldayken bile, sıcak soğuk demeden, tatillerde simit satarak ailesine katkıda bulunuyor, ailesinin yükünü kendi omuzlarında hafifletiyordu. Bu, onun için bir mecburiyet değil, onurlu bir duruştu.
Ortaokul ve lise yıllarında da devam eden bu zorlu mücadele, Ruhi’nin manevi zenginliğini doruğa taşıdı. Lisedeki bir müsamerede, okuyacağı şiir için dahi ceketini ödünç almak zorunda kalacak kadar madden yoksuldu, ancak o mahcubiyet anında bile, yüreği Hakka hizmet etmenin asil azmiyle doluydu. O, haksızlıklarla mücadele etme ateşini, henüz o dönemlerde, en çetin zorlukların ortasında yüreğine emziriyordu. Sporun birçok dalında gösterdiği başarı ise, onun mücadelede dürüstlüğü ve bedenindeki disiplini simgeliyordu.
ANKARA'DA ADANMIŞLIK VE AÇLIK ORUCU
Ankara’ya, İlahiyat Fakültesi’ne gelirken geride gözü yaşlı bir anne ve ailesinin sorumluluğunu bıraktı. Site Öğrenci Yurdu’ndaki günleri, büyük bir yokluk mücadelesiydi. Ağabeyi Hüseyin’in gönderdiği harçlıklar dahi, ailenin geçimi üzerindeki sorumluluğu nedeniyle yetersiz kalıyordu. Ancak Ruhi, ailesini daha fazla sıkıntıya sokmamak adına, en zor anlarda dahi yardım talebinde bulunmadı.
İşte bu dönemlerde Ruhi Kılıçkıran, adeta bir ‘açlık orucuna’ giriyordu. Yokluğu kimseye belli etmemeye, ailesine yazdığı mektuplarda daima iyi olduğunu ifade etmeye çalışıyordu. Maddi sıkıntısı o denli büyüktü ki, yol parasından tasarruf edebilmek için, dini bayramları bile anacığından ve ailesinden ayrı yaşamak zorunda kalıyordu. Onun sessiz fedakârlığının en vurucu belgesi, 1967 Kurban Bayramı’nda gönderdiği fotoğrafın arkasındaki o nottu: "Bensiz geçen Kurban Bayramınızı kutlar ellerinizden saygıyla öperim."
O, Ülkücü hareketin ilk serpildiği yıllarda, davasının ilk öncülerinden, ilk neferlerinden biriydi.
KADERİN ÇİZİLDİĞİ AN (04 OCAK 1968)
Tarih 04 Ocak 1968'i gösterdiğinde, kader, Ruhi KILIÇKIRAN’ın son ve en büyük imtihanını hazırlamıştı. Bir iftar sonrasıydı. O, iftarını açmanın ve duanın manevi hazzını yaşarken, Site Yurdu kantininde mukaddes değerlere açıkça hakaret eden, imanına saldıran hain bir zihniyet vardı.
Ruhi, öfkeye kapılmadı, sükûnetini korudu ve mukaddesata duyulan saygıyı tesis etmek için son bir hamle yaptı: Yanına boş bir sandalye çekerek, o güruhu oturup konuşmaya, Türk insanının kutsal değerlerini tahkir etmemeye davet etti. Bu, bir kavgaya değil, vicdana ve akla davetti.
Ancak ihanet, akıl ve vicdan tanımazdı. Hain grubun elebaşısı, en kutsal olana, Allah’a (c.c) ve dine kastederek, "olmayan şeylerin tartışmasını mı yapacağız?" diyerek küstahlığını ve küfrünü daha da artırdı.
Bu noktada, Ruhi Kılıçkıran için geri çekilmek bir seçenek değildi; bu, sadece canını değil, inancını da kaybetmek demekti. Küfrün geri alınması için yaptığı uyarıya rağmen hakaretler arttığında, o asil yumruğunu indirdi. Bu yumruk, sadece bir kişiye değil, tüm kutsallara uzanan ellere karşı çekilmiş ilk kılıçtı.
İşte o an, ihanet sürüsü hep birden, bir kurt gibi onun üzerine saldırdı. Çıkan arbedenin ortasında, bir tabancadan çıkan ölümün sesi duyuldu. Ama o sese, bir iman erinin son ve en güçlü sesi karıştı: "Yandım Allah!" Bu ses, kantin duvarlarında yankılanarak Ankara’yı, oradan dalga dalga tüm Anadolu’yu sarıyordu. Allah sevdalısı bir çeri, Allahsızlarca kurşunlanıyordu.
Ağır yaralanan Ülküdaşımız, tüm çabalara rağmen o akşam saat 20.00 sularında son nefesini verdi. Ruhi KILIÇKIRAN, 22 yaşında şehadet şerbetini içerek, Ülkücü Hareketin 'İlk Şehidi' olarak tarihe adını altın harflerle yazdırdı.
"Onun son adımı, sadece bir kantin duvarında değil, bir davanın temellerinde yankılandı. Ruhi Kılıçkıran’ın 22 yıllık kısa ömrü, sadece bir biyografi değil, mukaddesata uzanan ellere karşı ödenen ilk bedeldir."