"Kimi yiğitler rahatlığı değil, ateşin en kızgın olduğu cepheyi seçer; Rıfat Sezgin, vatan için en zorlu yolda yürümeyi seçenlerdendi."
I. KİMLİĞİ VE BİR YİĞİTİN TERCİHİ
O, sadece bir isim değildi; o, adanmışlığın taşa yazılmış bir yeminine verilen cevaptı. Ülkücü Şehit RIFAT SEZGİN.
Mesleği öğretmenlikti; yeri ise Şanlıurfa topraklarının kalbinde, Hilvan'da, Mustafa Kemal İlkokulu'ydu. Kader, ona memleketin daha huzurlu, daha yeşil bir köşesini, Giresun’u işaret etmişti. Ancak Rıfat Sezgin, rahatlık vaat eden o tayin belgesini değil, vicdanının çöl sıcağında yanan emrini dinledi. O, Giresun’u tercih etmedi. O, "Vatan-Millet aşkıyla gelmişti" buralara; görevini zorluğun ve çilekeşliğin en yoğun olduğu cephede ifa etmeyi seçti. Doğduğu topraklara (Hilvan) ve savunduğu davaya olan sadakati, onu 1979 yılının o karanlık günlerine, fedakârlığın en yüce mertebesine taşıyacaktı.
II. ADANMIŞLIĞIN CEPHESİ
Rıfat Sezgin, yalnızca sınıfta tebeşir tutan bir eğitimci değil, aynı zamanda davasının Hilvan’daki sarsılmaz suruydu. O, Ülkücü Öğretmenler Derneği'nin yönetim kurulu üyesiydi; bir neslin sadece okumasını değil, aynı zamanda milleti için dimdik durmasını sağlamakla yükümlüydü. Öğretmen kürsüsü, onun için bir tribün değil, düşman ateşine karşı kurulmuş bir mevziydi. O günlerde Anadolu’nun birçok köşesinde olduğu gibi Şanlıurfa’da da bölücülüğün ve Marksist-komünist ideolojilerin zehri yayılırken, Rıfat Sezgin, eğitimle ve duruşuyla bu karanlığa karşı en güçlü ışığı yaymaya yemin etmişti.
III. SİVEREK’TEKİ SON YOLCULUK
Takvimler 03 Ocak 1979’u gösteriyordu. O gün, öğretmen Rıfat Sezgin, günlük insani bir görevi yerine getirmek, bir yakınını ziyaret etmek için Siverek ilçesine doğru yola çıktı. Bu, sıradan bir ziyaret olmaktan çok, hayatının dönülmez son noktasına attığı kararlı bir adım olacaktı.
Siverek sokaklarında yürürken, yıllardır mücadelesini verdiği zihniyetin temsilcileriyle, o bölgenin Marksist-komünist bölücüleriyle karşılaştı. Gözleri, nefrete bulanmış bir bakışla onu hemen tanıdı. Bir dava adamının, bir eğitimcinin cesareti, düşman cephesinde korku ve öfke uyandırmıştı.
IV. BİR ÖĞRETMENİN DESTANSI DİRENİŞİ VE ŞEHADETİ
O an, Rıfat Sezgin’in kimliği, düşmanları için bir ihbar, bir ölüm fermanı oldu. İçlerinden biri, intikam hırsıyla dolup taşarak, Rıfat Sezgin’in o topraklardaki varlığının, onların düzenine karşı ne denli büyük bir tehdit olduğunu haykırdı:
"Bu faşist Hilvan’dan buraya bizi vurmaya gelmiş!"
Bu sözler, alçak bir linç çağrısıydı. Kalabalık, acımasız ve vahşi bir öfkeyle Rıfat Sezgin’in üzerine yürüdü. Silahları, ilkel bir nefretin temsilcisi olan taş ve sopalardı. O, tek başınaydı; karşısında ise vatanın bütünlüğüne düşman, karanlık bir güruh vardı.
O anlar, bir öğretmenin destansı direniş anlarıydı. Taşlar bedenine isabet ederken, sopalar kemiklerini kırarken, o davasından ve duruşundan milim şaşmadı. Linç edildi. İnsanlık dışı darbeler, onun kutsal bedenini yenik düşürdü. Rıfat Sezgin, memleket aşkıyla geldiği Şanlıurfa/Siverek’te, 03 Ocak 1979 günü, aldığı ağır darbelerden dolayı şehadet şerbetini içti.
O, kaçmayı değil, yüzleşmeyi seçmişti. O, hayatını değil, davasını kaybetmedi.
"Rıfat Sezgin, şehadetiyle şunu kanıtlamıştır: Öğretmen, sadece bir meslek değil; gerektiğinde vatanın namusunu canıyla savunan, taş ve sopa altında bile eğilmeyen bir duruşun adıdır."