"Bazı ruhlar, yirmi yaşının baharında bile, bir milletin kaderini omuzlayacak kadar ağırdır. Onlar sadece yaşamazlar; yanarak bir meşale olurlar."
MİRASIN GENÇ NEFERİ
Giresun’un Tirebolu’sundan filizlenen, yirmi baharını henüz tamamlamış bir çınardı o: Abdullah Gülbahar. Onun hayatı, sadece bir öğrencinin veya bir memurun rutini değildi; CKMP yıllarından beri Başbuğ Alparslan Türkeş’in davasına adanmış bir aileden gelen, köklü bir inancın genç neferiydi. Kanında taşıdığı bu kutsal mirasla, Ankara’da çetin bir yolda yürüyordu. Bir yandan Ankara Ticaret ve Turizm Öğretmen Okulu’nun ikinci sınıfında geleceğin mimarı olmak için okuyor, bir yandan da Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışarak vatana hizmet etme gayretini sürdürüyordu. O, iki cephede birden savaşan, hayatı hizmet ve idealler arasında bölüştürmüş bir kahramandı.
ANKARA'DA BİR ADANMIŞLIK YÜRÜYÜŞÜ
Takvimler 02 Ocak 1978’i gösterdiğinde, Ankara sokakları yaklaşan fırtınanın soğuğunu taşıyordu. Abdullah, o gün de yorulmak bilmeyen bir azimle, önce okulunun sıralarından kalktı, ardından mesai yaptığı Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki görevini tamamladı. İş bitmişti, ancak onun mücadelesi asla bitmezdi. Hasköy’deki evine doğru adımlarını attığında, bu yürüyüşün, şehadete giden son menzili olduğunu bilmiyordu.
Bilinçli bir hayatı seçenler, karanlığın hedefi olurlar. Abdullah da, idealini yüreğinde taşıdığı için hedef seçilmişti. Yolunun üzerinde, devrimci ve komünist düşüncelerin zehriyle bilenmiş, tam on üç kişilik bir zalimler güruhu bekliyordu. Tek bir ruha, on üç kişi saldırdı. Onu zorla kaçırdılar. O an, sokak lambalarının aydınlattığı Ankara, genç bir yiğidin imtihan çemberine girdiği o kara geceye tanıklık etti.
ATEŞTEN GÖMLEK: İŞKENCELER VE ONUR
Esaretin başladığı o anlar, Abdullah’ın fiziksel gücünün bittiği, ancak ruhunun çelikleştiği dakikalardı. Zalimler, sadece canını almakla kalmadılar; onun inancını, duruşunu ve adanmışlığını yok etmek istediler. Feci işkencelerle bir bedene ne kadar zulüm edilebilirse, o zulmün tamamını uyguladılar.
Vücudunda sigara söndürdüler, kızgın demir çubuklarla dövdüler. İdeolojik nefretlerinin kinini, sigara ateşiyle vücuduna CHP harflerini kazıyarak kustular. Bu vahşet, sadece bir işkence eylemi değil, bir davanın bayrağını zorla lekeleme girişimiydi. En büyük acıyı ise, yirmi yaşındaki bir fidanın dünyaya bakan pencereleri olan gözlerini kızgın demirle dağlayarak yaşattılar.
Ancak o, bütün bu dehşet karşısında yıkılmadı. Son nefesine kadar davasına sadık kaldı. On üç kişinin şiddeti, bir kişinin kararlılığını kıramadı. İdeali susturamayan zalimler, nihayet başını taşla ezerek bu aydınlık sesi susturmaya kalktılar. Öldüğüne kanaat getirip, Hakk’a yürüyen bu yiğidi, Hasköy Su deposunun yanına bir eşya gibi terk ettiler.
ŞEHADETİN SESİ VE KARŞIYAKA'NIN EMANETİ
Karanlık, zulmü gizlemek isterken, dokuz yaşındaki masum bir çocuğun keskin bakışları, o dehşeti tesadüfen gördü. O küçük yürek, görmezden gelmek yerine, koşarak yakındaki kahvehaneye haber verdi.
Abdullah’ın ülküdaşları ve kahvehanedekiler olay yerine yetiştiklerinde, manzara yürekleri dağlayıcıydı. İşkenceden yüzü tanınmaz hale gelmiş, bedeni ihanet ve zulüm izleriyle doluydu. Hemen hastaneye kaldırıldı. Hekimler, hayatı geri getirmek için tüm güçleriyle savaştılar; ancak, on üç zalimin verdiği yara çok derindi.
Ülküdaşımız Abdullah Gülbahar, bütün çabalara rağmen kurtarılamadı ve 02 Ocak 1978’de, yirmi yaşında, inancının sancağını bırakmadan şehadete erdi.
Adı, ülkücü hareketin onur sayfalarına altın harflerle yazıldı. Bedeni, bir yiğitlik destanı olarak, Ankara Karşıyaka mezarlığının aziz toprağına, bir milletin vicdanına emanet edildi.
"Onlar sadece bir bedeni yenebildiler, ama yirmi yaşındaki bir ruhun adanmışlığını, hiçbir demir çubuk veya taş ebediyen susturamadı."