"Bazı hayatlar, karanlığın en koyu olduğu anda bir yıldıza dönüşür. Onlar, adlarını değil, davalarını yaşatmak için düştüler."
ADI VE KADERİ
Yüksel Erol. Bu isim, kuru bir kayıt değil, fırtınalı bir dönemin tam kalbinde, ülkü uğruna verilen o en büyük yeminin destanıdır. O, sadece bir birey değil, zorlu 1980 eşiğinde, inandığı değerler uğruna canını ortaya koymaktan çekinmeyen Ülkücü ruhun ta kendisiydi. Onun hayatı, bir dönemin çalkantılı sokaklarında, sessizce bir kahramanlık ateşi yakanların hikayesidir.
BİLİNMEYENİN YEMİNİ
Tarih kayıtları, onun nereden geldiğini, hangi yuvada büyüdüğünü, elleriyle hangi işi tuttuğunu bize anlatmaz. Doğduğu yer ve mesleği kısmı tarihin tozlu sayfalarında gizli kalmıştır. Ancak bu bilinmezlik, onun kahramanlığını daha da yüceltir. Çünkü o, ne bir memleketin ne de bir unvanın adamıydı; o, yalnızca inancının ve vatanının neferine dönüşmüştü. Onun kimliği, makamı veya mesleği değil, sadece ve sadece Ülkücü olmasıydı. O, yeryüzündeki bağlarını silikleştirdi ki, gökyüzündeki davasına tüm ruhuyla bağlanabilsin.
İSTANBUL’DA YÜKSELEN DURUŞ
Takvimler, ülkenin en çetin sınavlarından birini verdiği o kara günü gösteriyordu: 02 OCAK 1980. Şehadet yeri, dünyanın incisi, medeniyetlerin beşiği olan ancak o dönemde çatışmaların merkezi haline gelmiş olan kadim şehir İSTANBUL’du. İstanbul, Yüksel Erol için sadece bir şehir değil, fedakârlığın sergileneceği bir sahneydi. O, tehlikenin kol gezdiği o günlerde dahi, davasından geri adım atmadı, göğsünü siper etti.
SON ADIM VE SESSİZ BİLİNMEYEN
OLAY GÜNÜ ile ilgili hiçbir detay, hiçbir ses, hiçbir tanık kaydı bize ulaşmadı. O anın dehşeti, o son mücadelenin şiddeti, Yüksel Erol’un ruhunun büyüklüğü ile örtülmüştür.
O anlar, kelimelerle anlatılmayacak kadar saf bir cesaret barındırıyordu. O, biliyordu ki, attığı her adım onu ateşe yaklaştırıyordu; yine de durmadı. Tarih, Yüksel Erol’un o gün, hayatını inancına adadığı o son anlarda tam olarak neyle karşılaştığını kaydetmedi. Ancak bu sessizlik, onun kararlılığının en büyük ispatıdır. O, hiçbir tereddüt göstermeden, fedakârlığın gerektirdiği o bilinmezliğe yürüdü.
ŞEHADETİN MÜHRÜ
02 Ocak 1980 günü, İstanbul'da bir hayat son bulmadı; bir adanmışlık destanı başladı. Yüksel Erol, şehadet şerbetini içerek, adını tarihin sayfalarına değil, inancın ölümsüzlük sancağına yazdırdı. O, isimsiz kahramanların, sessiz fedakârların, karanlık bir çağda bile ışığı taşıyanların simgesi olarak, davasının bekçiliğini sonsuzluğa taşıdı.
“O, sadece bir tarihte düşmedi; bir inancın ölümsüzlük mührünü vurdu. Yüksel Erol adı, fedakârlığın sözsüz destanıdır.”