"Yüreği vatan sevdasıyla yananlar, karanlığın en koyu olduğu yere doğru yürümeyi görev bilirler."
KİMLİĞİ VE İDEALİST RUHU
Bazı ruhlar, doğuştan adanmışlık yemini etmişlerdir. Elazığ’ın Palu İlçesi’ne bağlı Seydili Köyü’nden, inancının sarsılmaz bir kalesi olarak yükselen Veysel Keleş de, onlardan biriydi. O, sadece bir meslek erbabı değil; bir Türk Milliyetçisi Ülkücü, bir idealin ateşli savunucusuydu. Henüz gençliğinde aldığı kararla, hayatını milletinin geleceğine adamış, adını fedakârlık tarihine altın harflerle yazdırmıştı.
VEFADAR ÖĞRETMENİN YÜREK YAKAN YOLCULUĞU
Veysel Keleş’in mesleği, karanlığa ışık taşıma sanatı olan öğretmenlikti. Tayin fermanı Tunceli’ye çıktığında, bu sadece idari bir görevlendirme değildi; bu, bir imtihan, bir çağrıydı. Bilirdi ki, o coğrafya zorluydu, tehlikelerle çevriliydi. Ancak o, ölümün gölgelendirdiği bu göreve tereddütsüz kabul etti. Tarih not düştü: "Ölümü göze alarak gitmişti." Çünkü onun yüreğinde yanan inanç, can kaygısından çok daha büyüktü. Oraya, fikrini ve davasını taşımak için gitmişti.
HİÇ SÖNMEYEN IŞIĞIN MÜCADELESİ
Tunceli’ye ayak basar basmaz, mücadelesini daha da şiddetli bir kararlılıkla sürdürdü. En büyük silahı ise söz ve fikirdi. Şehirde baskılar yüzünden dağıtılamayan, yakılan ve yok edilmeye çalışılan Hergün Gazetesi, onun için bir direniş sancağıydı. Onu engellemeye çalıştılar, gazeteyi terminalde kaç kez yaktılar; ancak Veysel Keleş’in azmi, hiçbir ateşle sönmezdi. Her hafta sonu, kilometrelerce yol kat ederek ya Bingöl’e ya da Elazığ’a gidiyor, o kutsal emanetleri alıp geri getiriyor ve şehrin en zorlu noktalarında dahi fikrini fısıldıyordu. O, bu gazete dağıtma eylemiyle, sadece kâğıt değil, umut ve inanç taşıyordu.
ATEŞ ÇEMBERİNE YÜRÜYÜŞ VE SON KARAR
Veysel Keleş’in kahramanlığı, sessizliğin çığlığa dönüştüğü bir kış günü, 22 Aralık’ta son perdesine ulaştı. O gün, yol arkadaşı Ahmet Kuzu ile birlikte, karanlık güçlerin kurduğu hain bir pusu sonucu kaçırıldı. O anın dehşeti, son direnişinin büyüklüğünü gizler. O günden sonra yaşananlar, ham metnin kelimeleriyle ifade edilemeyecek kadar ağırdır: İşkenceye maruz kaldılar, zulme direndiler. Düşman, onların vücutlarına en büyük acıları yaşatmış, ancak bir ülkücünün ruhunda yanan bayrağı asla indirememiştir. Veysel Keleş, bilinmezliğin ve işkencenin o karanlık tünelinde bile, davasına sadık kalmanın ve son nefesine kadar teslim olmamanın destanını yazdı.
ŞEHADETİN EBEDİ MÜHRÜ
30 Aralık 1978... Zorlu mücadelenin ve tarifsiz acıların ardından, Veysel Keleş ve Ahmet Kuzu, Tunceli’nin Mazgirt İlçesi Özköy yakınlarında cansız bedenleri bulunarak şehadet mertebesine eriştiler. O coğrafya, artık sadece bir yer değil; bir öğretmenin, bir fikir adamının ve bir milliyetçinin adanmışlığını kanıyla mühürlediği kutsal bir topraktır. Veysel Keleş, bir nesle ders vermesi gerekirken, tüm ulusa cesaretin ve fedakârlığın en yüce dersini verdi.
"Onlar, inancın bedelini canlarıyla ödediler; şimdi her bir satır, onların destansı direnişinin sessiz çığlığıdır."