"Bazıları vatanı uzaktan sever, bazıları ise geri dönüşü olmayan bir kararın ateşine yürür. Samet Arslan, ikinci yolu seçenlerdendi."
AĞRI’NIN YİĞİT SESİ
Doğduğu toprakların, Ağrı’nın Yığıntepe Köyü’nün temiz havasını soluyan, henüz 30 bahar görmüş bir fidandı Samet Arslan. Hayatını adadığı ülkü uğruna verdiği mücadelesi, daha Ağrı Öğretmen Okulu sıralarında filizlenmişti. O, sadece okuyan değil, inandığı davanın en aktif, en sarsılmaz neferlerinden biriydi. Ardından Van Eğitim Enstitüsü’nde öğrenciliğine devam etti; bilgiyi, inancıyla yoğurdu ve adanmışlığını zirveye taşıdı. O, sıradan bir öğrenci değil, geleceği inşa etmeye yemin etmiş bir ülkücüydü.
SÜRGÜN VE İHANETİN GÖLGESİ
Tarihler 12 Eylül 1980’i gösterdiğinde, ülkenin üzerine karanlık bir gölge çöktü. Samet Arslan, bu zorlu dönemin hedeflerinden biri haline geldi; bir anda masumiyetinin yerini aranma emirleri aldı. Vatanında barınamaz hale gelince, firar yılları başladı. Bir süre kaçak yaşadıktan sonra, gurbetin acı soluğunu içine çekerek yurt dışına, Almanya’ya, oradan da Hollanda’ya savruldu. Sürgündeyken dahi adaletten kaçamadı; Hollanda’da yakalandı ve adı, o dönemin karmaşık uluslararası olaylarından biri olan Papa-Ağca hadisesiyle anılarak bir süre zindanda tutuldu. O, gurbet elde dahi davasının bedelini ödüyordu.
İDAM FERMANINA YÜREK KOYMAK
Hayatının en destansı kararını bu dönemde verdi. Yurt dışında kalabilir, hayatını kurtarabilirdi. Ancak gıyabında idam kararı verilmiş olmasına rağmen, vicdanı ve ülkücülük yemini ona seslendi. Samet Arslan, kaçmak yerine, kendi isteğiyle Türkiye’ye dönme kararı aldı. Bu bir teslimiyet değil, inancın zafere dönüşmesiydi. O, ölüm fermanının tam ortasına, boynuna ilmeği kendi elleriyle takar gibi, vatan toprağına geri adım attı. Onun için mahkûmiyet devam ediyordu, ancak adanmışlığı sonsuzdu.
ZİNDAN VE DİRENİŞİN DESTANI
Türkiye’ye döndüğünde, kader onu Ağrı E Tipi Kapalı Cezaevi’ne sürükledi. Burası, bir cezaevi değil, dayanma gücünün test edildiği bir işkencehaneye dönüştü. MİT ve polis güçleri tarafından sürekli ve ağır işkencelere maruz kaldı. Her an, her nefes bir direniş eylemiydi. Baskılar, bir insanın tahammül sınırlarını zorluyordu, dayanılacak gibi değildi. Ancak Samet Arslan, sadece fiziksel acıya değil, inancını kırmaya yönelik her türlü zulme karşı dimdik durdu. O, inancıyla ördüğü kalkanıyla, işkencecilerine asla boyun eğmedi. Ne kadar dövülürse dövülsün, ruhu eğilmedi.
SON PERDE: KARANLIĞIN ALÇAKÇA OYUNU
O destansı direnişin sonu, 30 Aralık 1987’de geldi. Kahraman, zindanın karanlık dehlizlerinde, işkencecilerinin zalimliğine yenik düştü. Onu öldürdüler. Ancak zalimler, gerçeğin üzerini örtmek için son bir alçaklığa sığındılar: Samet Arslan’ın ölümüne intihar süsü verdiler.
Ancak Samet Arslan’ın hayatı, onların yalanını haykırıyordu. O, davasına o kadar inançlı, o kadar adanmış biriydi ki, kendi canına kıymazdı. Üstelik cinayet mahalli, cinayetin delillerini taşıyordu: Boynunda bir çarşaf vardı, ama ayakları zemine değiyordu. Ve daha da kötüsü, cezaevi kayıtları, ona sadece yatak ve battaniye verildiğini, o çarşafın odada hiç var olmadığını söylüyordu.
Onlar, kahramanın bedenini susturduklarını sandılar, ama Samet Arslan’ın intihar etmeyecek kadar güçlü olan inancı ve boynundaki yalan çarşafı, cellatların korkaklığını ebediyen tarihe mühürledi.
"Onlar bir bedeni susturabilir, ama kahramanların gerçeği, bir çarşafın yalanına sığmaz; 30 Aralık 1987, Samet Arslan’ın şehadet destanıdır."