"Bazı adamlar, kimliğini verirken değil, kimliğini vermeyi reddettiği anda kahraman olur. Hasan Dikkaş, adanmışlığın onurunu canıyla ödedi."
ADININ YAZILDIĞI DESTAN
Kaderin en karanlık gecelerinden biri, 29 Aralık 1979 Cumartesi günü, İstanbul’un soğuk ve çatışmalı atmosferine adını altın harflerle yazdı. 35 yıllık kısa ömrüne büyük bir mücadeleyi sığdıran bir yiğitti o. Doğduğu yerin bilinmezliği dahi, onun sadece bir coğrafyanın değil, tüm bir idealin evladı olduğunu fısıldıyordu. O, sadece bir memur değildi; Devlet Orman İşletmesinde emeğiyle rızkını kazanırken, aynı zamanda bir ülküye can veren mimarlardandı. İstanbul ÜLKÜ-TEK’in kurucuları arasında yer alması, onun sıradan bir hayatı değil, adanmış bir kavgayı seçtiğinin mührüydü.
ADANMIŞLIĞIN YÜREĞİ
İstanbul Rami semti, onun yuvası, sığınağıydı. Dışarıdaki fırtınalara rağmen, içinde taşıdığı büyük sevgiyi ve sorumluluğu, ailesi için bir kalkan yapmıştı. Evliydi ve geride iki küçük emanet, iki evlat bırakacaktı. O, hem bir eş, hem bir baba, hem de davasının yılmaz bir neferiydi. İman ve ideal arasında kurduğu köprü, onu o çalkantılı dönemin en değerli, ancak en hedefteki isimlerinden biri haline getirmişti.
SON YÜRÜYÜŞ VE DİRENİŞ
O kara günde, Hasan Dikkaş, en kutsal görevlerinden birini yerine getirmek üzere yola çıkmıştı: Akşam namazını kılmak için camiye doğru yürüyordu. Huzurlu bir kalple çıktığı bu yolculuk, bir anda kurulan hain bir pusuyla kesildi. Dört komünist militan, karanlığın gölgesinden çıkarak üzerine yürüdü.
Sözler, bir sorgudan çok, bir hüküm gibi havada yankılandı: "Sen Faşist misin? Ver bakalım kimliğini…"
İşte bu an, Hasan Dikkaş’ın sadece bir canı değil, tüm bir milletin onurunu temsil ettiği andı. O, kimliğini vermek istemedi. Zira kimliği, sadece resmi bir kâğıt parçası değil, inancının ve davasının simgesiydi. Kimliğini bir leke olarak damgalamalarına izin vermedi. Tartışma çıktı. Dördü birden, bu yalnız kahramanın üzerine çullandı.
Yüzlerce kişinin gözleri önünde, Rami’nin sokakları, bir yiğidin direnişine ve çaresizliğine şahit oldu. Kollarından tuttular, sürüklediler ve Ford marka bir otomobile zorla bindirdiler. Kalabalık vardı; yüzlerce kişi... Ama o an, yüzlerce kişinin sessizliği, vicdanın en büyük ihaneti oldu. Hasan Dikkaş, o kalabalığın ortasında, idealinin bedelini tek başına ödemek üzere karanlığa çekildi.
ZULÜM VE EBEDİ YOLCULUK
Kaçırılışından sadece iki saat sonra, o kahramanlık ve direnç dolu bedeni, İstanbul’un boş bir arazisine terk edilmiş halde bulundu. Alçaklık sınır tanımazdı. Hasan Dikkaş, bir çuvalın içine konmuştu; kol ve bacakları kırılmış, şehit edilmişti.
Bu durum, onun son iki saatte maruz kaldığı akıl almaz zulmün ve işkencenin sessiz bir çığlığıydı. Kırılan her bir kemiği, onun boyun eğmeyen ruhunun ve idealine olan sarsılmaz bağlılığının mührü oldu. Canı pahasına kimliğini düşmana teslim etmeyen o adam, o boş arazide, şehadet mertebesine erişmişti. Hasan Dikkaş, sadece bir ülküdaşımız olarak değil, zulme karşı duruşun ebedi sembolü olarak tarihin hafızasına kazındı.
"O, sadece hayatının son iki saatinde çekilen işkenceyle değil; idealini satmayı reddettiği o son duruşuyla daima anılacaktır. Bir yiğidin adanmışlığı, kırılan kollarla değil, asla kırılmayan ruhla ölçülür."