"Bazı insanlar sadece yaşamaz, onlar vatanın ruhuna atılan ve zamanla silinmeyecek bir imza olur. Ahmet Serdar Tanrıtanır’ın hikayesi, işte o imzadır."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİNDEKİ YEMİN
1961 yılı, Adana topraklarına sadece bir evlat değil, çetin yılların geleceğine adanmış bir fidan verdi. Adı Ahmet Serdar Tanrıtanır’dı. O, henüz gençliğinin baharında, ömrünün en verimli çağlarında, kuru bir biyografi maddesi olmaktan çok öte, inancın ve adanmışlığın sembolüydü. Onun Ülkücülük yemini, sadece dudaklardan dökülen bir söz değil, 1970’lerin puslu ve tehlikeli atmosferinde, geri adım atmayacağının bir ahdiydi.
ADANMIŞLIĞIN YUVASI: ADANA VE GENÇLİK RUHU
Ahmet Serdar, Adana’nın Yeşilyurt Mahallesi’nde ikamet ediyordu; burası onun sadece evi değil, idealizmi yeşerttiği kutsal toprağıydı. Takvimler 1978’i gösterirken, Türkiye zorlu bir sınavdan geçiyordu. O yıllarda vatan sevgisi, rahat bir nefes almak değil, her köşede bekleyen bir tehlikenin göğsüne siper olmak demekti. Ahmet Serdar, bu tehlikenin farkındaydı ve gençliğin getirdiği coşkuyla değil, demirden bir iradeyle davasına bağlıydı.
SON BULUŞMA VE KARAR GÜNÜ (25 ARALIK 1978)
Kaderin ağı, 25 Aralık 1978 akşamüzeri, Adana’nın bilindik mekânlarından birinde örüldü. Ahmet Serdar, soğuk havaya rağmen yüreklerindeki sıcaklığı paylaşmak için Durak (veya Duru) Pastanesi’ne uğramıştı. O masada, o günün son barış anlarını yaşayan iki ülküdaşı daha vardı: Hasan Koç ve henüz hayatın başında olan, on iki yaşındaki Şenol Cırık (Cirit).
Onlar bir araya gelmişlerdi; gençlik hayallerini, vatanın geleceğini konuşuyorlardı. Bilmiyorlardı ki, bu huzurlu mola, kendilerini ebediyete taşıyacak son durak olacaktı.
KAHPE PUSU VE ŞEHADET
Sıradan bir ikindi, karanlığın dört gölgesi tarafından aniden yırtıldı. Kinle bilenmiş silahlar taşıyan dört komünist militan, bu masum buluşmayı kana bulamak üzere pastaneye baskın düzenledi. Bu bir çatışma değil, inanca ve masumiyete yapılmış kahpe bir pusu, bir infazdı.
Geri çekilmek, kaçmak ya da teslim olmak o anki kararlarında yoktu. Ahmet Serdar ve ülküdaşları, birbirlerine siper olurcasına, dimdik duruşlarından taviz vermediler. Bir saniye içinde patlayan silahlar, sadece bedenleri değil, bir dönemin masumiyetini de hedef aldı. Mermiler, üç ülküdaşın da yüreğine isabet etti.
O an, Adana’nın kalbinde üç yiğit, şahadet mertebesine yükseldi. Ahmet Serdar Tanrıtanır, Hasan Koç ve 12 yaşındaki Şenol Cırık; üçü de, inançları uğruna, o pastanenin zemininde, sonsuzluğa yürüdü. Onlar düştü, ama duruşları, zamana meydan okuyan bir destan olarak hafızalara kazındı.
"Onların kanı, sadece toprağı sulamadı; o kan, fedakarlığın ne demek olduğunu anlamayanlar için 25 Aralık 1978’de yazılmış, silinmez bir kahramanlık dersi oldu."