"Kimi canını verir, kimi malını. Ama o, ne canından vazgeçti ne de davasından. Onun dükkânı, sadece ekmek kazanılan bir yer değil, imanın ve direnişin son kalesiydi."
KÖKLERİN YÜREĞİ: İMAMIN VE ESNAFIN YOLCULUĞU
Ülkücü Şehit Mustafa Yıldırım, Anadolu’nun sarsılmaz ruhunu taşıyan bir isimdi. Hayatının kökleri, Gümüşhane’nin Kale ilçesine bağlı Gümüşlük Köyü’nün kadim topraklarında filizlenmişti. Ancak genç yaşta, ailesine rızık ve davasına hizmet götürmek için, 1970’lerin çileli şehri İstanbul’a göç etme zorunluluğunu yaşadı. Henüz 30 yaşındaydı; dört çocuğunun babası ve bir yuvanın direğiydi. O, sadece bir esnaf değildi; Erzurum’da imamlık yapmış, hem kalplere hem de karınlara ekmek taşıyan çift misyonlu bir kahramandı. Bakırköy-Parseller’deki bakkal dükkanı, onun için sadece Bağcılar 35. Sokağa açılan bir kapı değil, milliyetçi ve ülkücü mücadelenin İstanbul’daki sancağıydı.
İMANIN VE ADANMIŞLIĞIN KALASI
Mustafa Yıldırım’ın hayatı, aksatılmayan bir disiplin ve adanmışlıkla örülmüştü. O, Abdestinde ve namazında biriydi; her sabah, gün ağarmadan, camide alnını secdeye koyar, imanıyla tazelenirdi. Çevresince sevilen ve sayılan bu dürüst esnaf, aynı zamanda Ülkücü Esnaflar Derneği’nin bir üyesi olarak, sadece ticaretini değil, inancını da dimdik ayakta tutuyordu. Onun dükkânı, sadece mal satılan bir yer değil, tehlikeli sularda dahi ahlakın, dürüstlüğün ve milli duruşun simgesiydi.
TEHDİTLERİN ÜZERİNE YÜRÜYEN CESARET
Ne var ki, dönemin karanlık atmosferi, Mustafa Yıldırım’ın sarsılmaz duruşunu hazmedemedi. Hayatını davasına adamış bu yiğit, defalarca hedef gösterildi. Tehditler, saldırılar birbirini izledi. O karanlık eller, ondan mahalleyi, dükkanını, ekmek teknesini terk etmesini istediler. Ama Mustafa Yıldırım, dört evladının geleceği için sırtını dayadığı o dükkânı, bir adım dahi geri atmadan savunmayı seçti. O, korkunun değil, imanın ve dürüstlüğün temsilcisi olarak kalmaya ant içmişti. Onun her sabah dükkanını açması, sadece ticari bir eylem değil, zulme karşı atılmış destansı bir meydan okumaydı.
25 ARALIK 1979: SON SABAHA YÜRÜYÜŞ
Soğuk bir kış günü, 25 Aralık 1979 sabahı, Mustafa Yıldırım son namazını cemaatle kıldı. Bismillah diyerek, her günkü gibi rızık kapısını, aynı zamanda kendi kaderine açılan kapıyı araladı. O, elinin emeği ve alnının teriyle dükkanını temizledi, raflarını düzenledi ve sadık müşterilerini beklemeye başladı. Bu son saatler, onun adanmışlığının en sakin ve en saf anlarıydı.
Ancak alçaklık, her zaman en masum anı seçer. O gün dükkana, insan suretine bürünmüş hainler müşteri kılığında yaklaştı. Bir şeyler istediler. Mustafa Yıldırım, esnaf ahlakıyla, ekmek kazandığı dürüstlükle, onlara istediklerini vermek için arkasını döndü. İşte o an, en büyük ihanet gerçekleşti. Sırtı dönükken, merhamet ve vicdandan yoksun eller, bomba paketini tezgâha bırakıp kaçtı.
ŞEHADETİN MÜHRÜ
Kısa bir sessizliğin ardından, İstanbul’un o sokağını sarsan bir patlama yankılandı. Hainlerin kurduğu tuzak, masum bir esnafın hayatına mal oldu. Bomba patladığında, Mustafa Yıldırım’ın bedeni büyük yara aldı; bir bacağı kopmuş ve yüzü tanınmaz hale gelmişti.
Mustafa Yıldırım, tehditlere boyun eğmediği, her sabah namazından sonra kararlılıkla açtığı dükkânının içinde, ekmeğini kazandığı o kutsal toprağın üzerinde şehit düştü. O, kaçabilirdi; tehditlere kulak verebilirdi. Ama o, ne davasını, ne namusunu ne de rızkını bu topraklarda sahipsiz bırakmayı kabul etmedi. 30 yıllık kısa ömrüne dört evlat sığdıran, iki kutsal mesleği onuruyla taşıyan Mustafa Yıldırım, 25 Aralık 1979 günü, imanıyla direnişin en yüce bedelini ödedi.
"O, 30 yıllık kısa ömrüne dört evlat sığdırdı, bir ömürlük iman sığdırdı. 25 Aralık 1979, bir esnafın şehadeti değil, bir milletin vicdanına atılan sarsılmaz bir mühürdür."