"Bazen en büyük savaşlar, kalem ve cüppeyle verilen görev ateşinin tam ortasında, sessizliğin ihanetine karşı verilir."
ADANMIŞLIĞIN GENÇ YÜZÜ
Tarih 1979'u gösterdiğinde, Anadolu'nun kalbinden, Kahramanmaraş'ın yiğit toprağı Pazarcık’tan bir ses yükseldi. Bu ses, henüz ömrünün baharında, 29 yaşındaki Mustafa Gül’e aitti. O, sadece bir birey değil, memleketinin ülkülerine adanmış bir ruh, adaletin kılıcını taşıyan bir neferdi.
Bir "Ülkücü Şehit" olarak anılacak olan bu kahraman, genç yaşının coşkusuyla değil, derin inancının olgunluğuyla mesleğini seçti: Savcı. Onun için bu sadece bir kariyer değil, kaosun ve karanlığın kol gezdiği topraklarda hukuku, düzeni ve vicdanı tesis etme yeminiydi.
GÖREV YERİ: ATEŞ ÇEMBERİ
Mustafa Gül, görev yerini seçerken tehlikeyi değil, ihtiyacı rehber edindi. Onu, mücadelenin en çetin geçtiği, ideolojik ayrışmaların en keskin olduğu Tunceli'ye taşıyan, işte bu sarsılmaz inançtı. Tunceli'de Savcı Vekili olarak görev yapmak, o dönemin çalkantılı atmosferinde, cüppesinin altında her an tehdit altında yaşamak anlamına geliyordu. O, adaletin sancağını korkusuzca taşıyarak, canı pahasına olsa bile doğru olanı yapmaya yemin eden bir kahramandı.
Mustafa Gül, ne bir meydan savaşı aradı ne de cephede silaha sarıldı; onun tek silahı kanun ve yüreğindeki dürüstlüktü. Ve bu dürüstlük, karanlığın gözünde en büyük tehdit olarak görüldü.
O KARANLIK GECENİN İHANETİ
Takvimler, yılın sonuna yaklaşırken, 25 Aralık 1979 Salı gecesini gösteriyordu. Kahraman, günün yorgunluğuyla evinde, yatağında uyuyordu. Bu alçakça saldırı, mertçe bir mücadele ile değil, vicdansız bir pusuyla gerçekleştirilecekti.
Komünist militanlar, adalet temsilcisine karşı savaşın onurunu dahi hiçe sayarak, bir baskın düzenledi. Bu, cüppesine, adaletine, uyuyan bir vatan evladına karşı yapılmış en büyük ihanetti. Susturucu takılmış tabanca, o gece Tunceli'nin üzerinde sessiz bir dehşet yarattı. İhanetin soğuk mermileri, vicdanın sesini kısmak istercesine, kahramanın başına iki kurşun sıktı.
O an, Mustafa Gül’ün son direnişi, bir sesin yükselmesiyle değil, genç bir idealin sessizce, ancak onuruyla mühürlenmesiyle gerçekleşti. O, uykusunda vurulsa bile, duruşuyla tarihe adalet ve cesaret dersi verdi.
BİR YİĞİT DÜŞTÜĞÜNDE
25 Aralık 1979 sabahı, Türkiye bir savcısını, bir ülküdaşını, henüz 29 yaşındaki bir fidanını kaybetmenin acısıyla uyandı. Mustafa Gül, görev yerinde, cephede değil, sığındığı evinde, en savunmasız anında şehadet şerbetini içmişti.
Bu kahramanlık, karanlık güçlerin susturucuyla fısıldadığı bir cinayet olarak kalsa da, ebediyete bir çığlık olarak yayıldı. Cenazesi, doğduğu ve sevdiği topraklara, Kahramanmaraş-Pazarcık’a götürülerek toprağa verildi. O artık sadece bir savcı değil, adalet için canını veren bir şehit, haksızlığa karşı duruşun ebedi sembolüydü.
"Onlar susturucularla bir sesi kısmayı umdular; oysa bilmediler ki, şehadetin sessizliği, çağları aşan en gür destan olur."