"Bir adam vardı ki, karanlığın en koyu olduğu anda, kalbinde taşıdığı imanın ateşiyle aydınlattı yolu. O, şehadetine yürümeden önce, dünyasını helalleştirmişti."
MİLLETİN NEFERİ: KİMLİĞİ VE YÜREĞİ
Anadolu’nun kadim toprağından, Nevşehir’in Ürgüp’ünden yükselen bir ses, bir çınar gibi kök salmıştı yurduna. Yıl 1942’ydi, Ahmet Ata Üzümkuşu dünyaya geldiğinde. Sivas İlk Öğretmen Okulu’nun sıralarından geçen, kalemiyle geleceği inşa etmeye yemin eden bu yiğit adam, mesleğini sadece bir görev değil, bir adanmışlık olarak görüyordu. İstanbul Kasımpaşa Güzelce İlkokulu’nda bir neslin öncüsü, ruhları yoğuran bir öğretmendi. Ancak görevi sadece sınıflarla sınırlı değildi; o, aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Atatürk Eğitim Enstitüsü İngilizce Bölümü’nde ilim peşinde koşan bir öğrenci, ve en önemlisi, inanç ve ideal uğruna kurulan ÜLKÜ-BİR teşkilatının İstanbul İl Sekreteri’ydi. O, sadece bir öğretmen değil, aynı zamanda zorlu bir çağın fikir cephesinde bayrak tutan, cesur bir liderdi.
ADANMIŞ BİR HAYATIN KUTSAL MESAİSİ
1979 yılının o puslu günlerinde, vatanın üzerindeki sis kalınlaşırken, Ahmet Ata Üzümkuşu’nun omuzlarındaki yük de ağırlaşmıştı. O, hem çocuklarına hem de davasına babalık ediyordu. Bilirdi ki, yürüdüğü yol tehlikeliydi. Her sabah, ailesi için umudu yeşertirken, davası için ise canını ortaya koyuyordu. O’nun mesaisi, tahtanın başından ülkücülerin dergahına, gecenin en zifiri vaktine kadar sürerdi. O, tehditlerin gölgesinde dahi duruşundan, inancından ve hakikatten taviz vermeyen, vakur bir direniş abidesiydi.
SON GÜNÜN KUTSAL HAZIRLIĞI (24 ARALIK 1979)
Takvimler 24 Aralık 1979 Pazartesi sabahını gösteriyordu. İstanbul, Okmeydanı’ndaki evlerinde, o gün, hayatının en önemli mesaisine hazırlanıyordu. Çok erken saatlerde kalktı. Yüreği huzur doluydu, sanki Rabbinin davetini duymuş gibiydi. Abdestini tazeledi, sabah namazını kıldıktan sonra, yeni öğrenmeye başladığı Kur’an-ı Kerim’in sayfalarını açtı. Okudu, anladı, ruhunu arındırdı.
Kahvaltı sofrasında bir bardak süt içti. Ardından, hayatının akışını değiştirecek o kutsal kararı verdi. Ablasıyla birlikte okula gitmeye hazırlanan sevgili kızına dönerek, geleceği okuyan bir ses tonuyla fısıldadı: "Kızım, sen bugün okula gitme."
Sonra eşine döndü ve sanki sonsuzluğa hazırlanan bir dervişin son ritüellerini yerine getiriyordu: "Hanım, sen bir su ısıt, boy abdesti alacağım."
Abdestini aldı, bir iki sayfa daha Kur’an okudu. O gün, bedenini ve ruhunu en yüce makama kabul edilecek saflıkta hazırlamıştı. O, şehadetine hazırdı.
KAHRAMANIN SON ADIMI VE ATEŞ ÇEMBERİ
Manevi zırhını kuşandıktan sonra evden çıktı. Bir an bile geçmeden geri döndü; hayatın sıradanlığını, kahramanlığın eşiğiyle birleştiren o küçük detayı aradı: Şemsiyesini istedi.
Ardından çocuklarının odasının açık kapısına yürüdü. Durdu. Yüreğinden süzülen sevgi, gözbebeklerine yansıdı. Onlara durup sevgi dolu gözlerle baktı. Tam çıkacakken, o son anın, o ebedi ayrılığın bilinciyle, durdu ve bir daha baktı. Vedalar sözlerle değil, bakışlarla edilmişti.
Eşikten dışarı adımını daha yeni atmıştı ki, kin ve nefretin kurşunları üzerine yağmaya başladı. Gözüpek duruşu, sarsılmaz imanıyla, son nefesini bu vatana ve inanca adadı. Dudaklarından dökülen son söz, tüm evreni kuşatan o mukaddes isim oldu: "Allah!"
Oracıkta, davasının ve inancının eşiğinde, şehadet makamına yığıldı. Geride kalanlar, o sokağın başında yatan sadece bir beden değil, bir neslin geleceğe dair inancının ölümsüzleştiği bir kahramanlık destanı görmüşlerdi.
SONSUZLUĞUN SÖZÜ VE EMANETİ
Ahmet Ata Üzümkuşu’nun şehadetinin yankıları dinmeden, acılı evine başka bir ülkü eri, bir öğretmen ve dava arkadaşı olan İsmail Bayraktar geldi. O, bu kutsal emanetin bilincindeydi. Şehidin oğlu Kubilay’ı görünce gözleri doldu, ancak hüznünü imanıyla yendi ve tarihe not düşülecek o destansı sözleri söyledi:
"Evlat, üzülme. Gardaşım şehit oldu. Sen şehit oğlusun. Bak bana, abdestsiz gezmiyorum. Ben de belki yarın gardaşım gibi Rabbime kavuşacağım."
Gerçekten de öyle oldu. Ertesi gün, 25 Aralık 1979'da, bu sözlerin sahibi İsmail Bayraktar da Esenler’de çapraz ateşe tutuldu ve yoldaşı gibi şehitlik mertebesine yükseldi.
Ahmet Ata Üzümkuşu, sadece bir gün öncesinin öğretmeni değil, aynı zamanda kendisinden sonra gelecek kahramanlara ilham veren, yol gösteren bir meşale olmuştu. O, şehadetiyle bir destan yazmış, yoldaşını da kendine çekmişti. Onlar, en zorlu çağda, milletin vicdanı ve emaneti oldular.
"Onlar, korkunun en yüksek perdeden çalındığı günlerde dahi, eşikte durup geriye değil, daima ileriye bakanlardı. Adları birer dua, hatıraları birer mühürdür bu vatanın kalbinde."