"Bazıları noterde sadece belge mühürler; bazıları ise, vatanın alnına vurulan namus mührünü canıyla tescil eder."
KÖKLERİ VE KUTLU NİŞANI
Anadolu coğrafyasının en kadim toprakları, ŞANLIURFA’nın Suruç ilçesinde bir yiğit doğdu: ŞAMİL YİĞİTÖZÜ. Onun kaderi, sadece bir bireyin yaşam çizgisi değil, adanmış bir davanın temellerini atmaktı. O, ismini tarih sayfalarına değil, inancının en saf mücadelesine yazdırdı. Genç yaşta omuzladığı bu kutlu yük ile Şanlıurfa’da Ülkücü hareketin bayraktarlığını üstlendi; Şanlıurfa Ülkü Ocakları Derneği’nin kurucuları arasında yer alarak karanlığa karşı bir meşale yaktı. Yetmedi, Suruç’un dört bir yanına yayılacak olan fikirlerinin tohumlarını atmak için Suruç ÜLKÜ-KÖY Derneği’nin de kuruculuğunu bizzat üstlendi. O, yalnızca bir isim değil, bir duruşun yapı taşıydı.
ADANMIŞ BİR HAYAT VE MÜHÜRLENMİŞ HİZMET
Hayatının idamesi için yürüttüğü meslek, toplumsal düzenin ve adaletin simgelerinden biriydi: NOTER. Gün ışığında belgeleri mühürler, hukuku tesis ederken; gönül coğrafyasında ise inandığı değerlerin sarsılmaz bir temsilcisi olarak hizmet ediyordu. Evinin sıcaklığını, eşinin ve çocuklarının masum sevgisini kalbinde taşımasına rağmen, Türkiye’nin üzerinde dolaşan kara bulutlara göz yummadı. Biliyordu ki, bu zorlu yolda ailesine duyduğu sevgi, millete olan sorumluluğunu daha da artırıyordu. O, hem yuvasının hem de davasının fedakar direğiydi.
SON YOLCULUK VE NAMERT PUSU
Takvimler, ülkenin en çetin mücadelelerinden birinin yaşandığı o kış gününü, 23 ARALIK 1978’i gösteriyordu. Görevini tamamlamıştı. Noterlik yaptığı iş yerinden çıktı, ayakları her günkü gibi ailesine, evine doğru yönelmişti. Bu basit yürüyüş, aslında bir kahramanın son adımları olacaktı.
Onun doğru ve dürüst yaşamı, vicdanları körleşmiş olanları rahatsız ediyordu. Marksist-komünist militanlar, yüzleşme cesaretinden yoksun, alçaklığın en derin çukuruna indiler. O yiğit, sırtını hiçbir zaman dönmediği vatan topraklarında, sinsi bir PUSU’nun hedefi oldu.
YÜREĞE SAPLANAN 39 NİŞAN
Zulmün silahları patladığında, bu basit bir cinayet değildi; bu, bir davanın ruhunu susturma girişimiydi. Namertler, sayılarını ve ateş güçlerini kullanarak, YİĞİTÖZÜ’nün üzerine kurşunları değil, nefretlerini yağdırdılar.
O an, tarihin en acı kayıtlarından biri tutuldu: Kahramanımızın bedenine tam 39 KURŞUN İSABET ETTİ. Otuz dokuz vuruş… Her bir kurşun, Şamil Yiğitözü’nün ne kadar büyük bir tehdit olarak görüldüğünün, ne kadar güçlü bir lider olduğunun kanıtıydı. O, düşerken geri adım atmadı, teslim olmadı. Her yara, bedenini terk eden her damla kan, ülkücü yemininin toprağa düşen mührü oldu.
Şanlıurfa sokakları, o kış günü, en değerli evladının kanıyla sulandı. ŞAMİL YİĞİTÖZÜ, bu destansı duruşuyla sadece bir hayatı sona erdirmemiş, milletinin hafızasına silinmez bir kahramanlık dersi hediye ederek en yüksek mertebeye, ŞEHADET’e ulaştı.
"Otuz dokuz kurşunla devrilen beden, toprağın altına düşmüş bir tohumdur; o tohumdan bir milletin yiğitliği yeniden filizlenir."