"Bazı insanlar sadece yaşamak için değil, bir davaya siper olmak için doğar. İdris Çelik, yüreğini vatanına adayanlardandı; hayatı alın teri, ölümü ise destan oldu."
KÖKLER VE ALIN TERİ
Adı, İdris Çelik. Sesi, bir milletin vicdanı kadar gürdü; ruhu, Kars’ın sert coğrafyasından beslenmişti. O, sadece bir birey değil, damarlarında Türk Milliyetçiliği davasını taşıyan, inancından asla taviz vermeyen bir Ülkücüydü. Hayatı boyunca mücadelesini namusuyla kazandı; mesleği işçilikti. İnşaatlarda alın teri dökerek, sırtında emeğin yüküyle çalışıyor, bu vatanın taşını toprağını inşa ediyordu. O’nun için ülkücülük, sadece bir fikir değil; hayatı elleriyle kurarken, gelecek nesillere onurlu bir miras bırakma yeminiydi.
EDİRNE SINIRINDA BİR KALE
Kader, O’nu 1980 yılının o karanlık eşiğinde, tarihi sınır kenti Edirne’ye çağırdı. Takvimler, tarihin en keskin dönemeçlerinden biri olan 26 Mayıs 1980’i gösterirken, Türkiye sokaklarında ihanetin gölgesi kol geziyordu. İdris Çelik, Edirne’de hem ekmeğini kazanıyor hem de inançlarının nöbetini tutuyordu. Bilmiyordu ki, o gün, bir işçinin son yorgunluğu değil, bir kahramanın ebedi istirahati yazılacaktı.
KARANLIĞIN ÇALDIĞI KAPI
Huzurun ve ailenin kutsal sayıldığı o evin kapısı, omuzlarında komünist ideolojinin yıkıcı nefretiyle gelen devrimci solcu militanlar tarafından çalındı. Gelenler, sadece bir kapı çalmakla kalmadı, bir yuvaya, bir aileye ve bir inanca saldırdılar. Kapıyı açan, İdris Çelik’in canından çok sevdiği ağabeyi Muhlis Çelik’ti. Militanlar, hiçbir uyarıya gerek duymadan, alçakça ve gözü dönmüş bir öfkeyle Muhlis Çelik’e saldırdılar. O an, evde sessizlik değil, hayatın ve ölümün çarpışması yankılandı.
SON NEFESTE GELEN KURTULUŞ (ŞEHADET)
İdris Çelik için tereddüt diye bir kelime asla var olmadı. Ağabeyinin can pazarında olduğunu gördüğü o anda, bir Ülküdaş ve bir kardeş olarak, vicdanının emrettiği tek şeyi yaptı: Ölümün kendisine ulaşacağını bilse dahi, sevdiğini kurtarmak için ileri atıldı.
O, geri çekilmek yerine, zalimin ve ihanetin tam ortasına, bir kalkan gibi girdi. Bu cesur müdahale, Muhlis Çelik’i saldırganların elinden kurtardı; ancak İdris, bu kahramanlık anının bedelini en ağır şekilde ödedi. Hain bıçak darbeleri, O’nun yiğit kalbine saplandı.
Görevi bitmişti. Ağabeyini kurtarmıştı. İnancının gerektirdiği fedakârlığı son nefesiyle yerine getirmişti. İnşaat İşçisi İdris Çelik, 26 Mayıs 1980 günü, Edirne’de, tam da o olay yerinde, ülkü uğruna verdiği hayatla Şehitlik mertebesine yükseldi. Ağabeyi Muhlis Çelik, kahraman kardeşinin can pahasına gösterdiği fedakârlık sayesinde yaralı olarak kurtarıldı ve hastaneye kaldırıldı.
İdris Çelik, sadece bir hayat kurtarmadı. O, bir davanın onurunu ve kardeşliğin ebedi yeminini, kalbinden akan kanla mühürledi.
"Yürek, ya zalime karşı siper olur, ya da sonsuza dek susar. İdris Çelik’in kalbi sustu, ama fedakârlığı bir milletin hafızasında sonsuzluğa kadar atmaya devam etti."